GÖÇMENLER VE SİYASAL YAŞAM
Bir Dışlama ve Haklardan Arındırma Öyküsü
Mültecilerin
Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesine göre mülteci, "ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba
mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı
bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri
dönemeyen veya dönmek istemeyen kişidir.
Ancak pratikte mültecilik statüsü, çeşitli nedenlerden dolayı ülkesinden
ayrılmak zorunda kalan kişinin kendi kararı ile “kazanılan” değil sığınılan
devletin onayıyla “verilen” bir statüdür. Sığınmacı ise çeşitli nedenlerden
dolayı ülkesini terk eden ve henüz sığınma talebi, sığındığı ülkenin
yetkilileri tarafından 'soruşturma' safhasında olan yani mültecilik
statüsü henüz tanınmayan kişidir.
Son dönemde Irak ve
Suriye’de yaşanan siyasal krizler ve ISİD vahşeti nedeniyle hayatta kalabilmek
amacıyla yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalanlarla birlikte
Türkiye’deki göçmen sayısında inanılmaz bir artış ortaya çıkmıştır. Bunun
öncesinde de Türkiye’de Afganistan, İran, Irak, Ermenistan, Türkî
Cumhuriyetler, Afrika ülkeleri, Suriye ve Filistin’den gelen çok sayıda göçmen
bulunuyordu. Bilindiği gibi Türkiye sadece
Avrupa ülkelerinden gelen göçmenlere mülteci
statüsü vererek onlarla ilgili bir takım yükümlülükleri üstlenmektedir. Ancak
Türkiye’ye asıl göçmen akınının yaşandığı ve Türkiye’nin doğusunda ya da
güneyinde bulunan ülkelerden gelen göçmenler, başka bir ülkede iltica hakkı
kazanana dek Türkiye’de sığınmacı
statüsünde yaşamaktadırlar. Türkiye’de, pek çok ülkede olduğu gibi, sığınmacılara
sunulan hizmetler, tanınan haklar ve devletin sığınmacılara dönük
yükümlülükleri, göç edenlerin ihtiyaç duydukları korumayı gerçekten
sağlayabilecek düzeyden oldukça uzaktır. Bu nedenle başta kadınlar, LGBTI
bireyler ve çocuklar olmak üzere Türkiye’de göçmenlerin yaşam koşullarının
insan onuruyla bağdaşmadığını ve devletin sorumluluklarını tam anlamıyla yerine
getirmeyerek göçmenlerin insan onuruna yakışır bir yaşam hakkından
faydalanmasını engellediğini belirtmeliyiz.
Bu çerçevede çocuk
göçmenlere ilişkin koruma ve hakların oldukça kısıtlı olduğunu belirtmek
gerekmektedir. Çocuk hakları sözleşmesinin önemli sorun alanlarından biri de
çocukluğun bitiş sınırıdır. Pek çok yasada bu sınır yaş ile belirlenmektedir.
Belirli bir yaşa dek ailenin/yasal vasinin denetiminde kalan çocuğun,
genellikle ancak 18 yaşından sonra siyasal bir özne olarak kabul edilmesi söz
konusudur. Bu yaştan itibaren seçimlerde oy kullanma hakkı ortaya çıkmakta,
çocuk hakları sözleşmesinde yer alan kısıtlamalar büyük ölçüde
kaldırılmaktadır. Bununla birlikte koruma mekanizmaları da ortadan
kalkmaktadır. Koruma mekanizmalarının, var olan siyasal düzlemde, göçmen
çocuklar söz konusu olduğunda özel bir önemi bulunmaktadır. Devlet tarafından
mülteci statüsü verilen yasal anne ya da babanın kavuştuğu haklar, özellikle
sağlık, barınma, çalışma olanakları çocuklar açısından oldukça yaşamsal
olabilmektedir. Statü verilmeyen anne babanın çocuğunun kısmen de olsa belli
bir yasallık çerçevesinde hakları olabilmektedir. Ancak, yasal statüde herhangi
bir değişikliğin olmadığı durumlarda 18 yaş ile birlikte bu koruma
mekanizmaları kısmen ya da tamamen devre dışı kalabilmektedir. Yaş sınırının
aşılması dışında evlilik de çocukluğun bitişini işaretleyen gelişmelerdendir.
Göçmen çocuklar, evlendikleri andan itibaren çocuk hakları sözleşmesinde yer
alan belli haklardan ve özel koruma mekanizmalarından faydalandırılmamaktadır.
Çocuk hakları sözleşmesinde 18 yaş temel ölçüt olarak alındığı halde, çocukların
evliliği durumunda, bu sözleşmede tanınan hakların deneyimlenmesi mümkün
olmamaktadır. 16 yaşında evlendirilmiş göçmen bir çocuk, çocuk hakları
sözleşmesindeki pek çok koruma mekanizmasından doğrudan dışlanmakta ve mülteci,
sığınmacı gibi bir yasal statü edinmesi giderek zorlaşmaktadır.
Sınır Rejimleri Paranoyaklaşırken…
Türkiye,
yakın döneme dek göçmenlerin pek çoğu açısından sadece AB ülkelerine ve
Amerika, Kanada’ya yasal ya da yasal olmayan geçişler için kullanılan bir
hattı. Ancak giriş yapılmak istenen bölge ve ülkelerin sınır rejimlerinde
ortaya çıkan değişimlerden sonra, bu ülke ve bölgelere hem yasal hem de yasal
olmayan yollardan geçişin zorlaşmasıyla birlikte Türkiye, göçmenler açısından
bir son durak haline gelmeye başlamıştır.
AB
sınır rejiminin yakın dönemde uğradığı dönüşümü, göçmenlere uluslar arası
sözleşmelerde tanınan haklardan mümkün olduğunca kaçış, sınırın
ticarileştirilmesi ve toplumsal güvenlik anlayışının paranoyaklıkla
örgütlenmesi olarak okumak mümkündür. Avrupa Birliği sınırlarına
giriş için göçmenler tarafından kullanılan pek çok nokta bulunuyor. Ancak AB
bünyesinde, özellikle Türkiye ve Güney Avrupa ülkelerinden yapılan girişlerin
önlenmesine yönelik özel çalışmalar yürütülmektedir. Bu noktaları giriş için
kullanan göçmenlerin çıkış noktaları genellikle İran, Irak, Afganistan, Suriye,
Orta Asya ülkeleri ve Kuzey Afrika ülkeleridir. AB sınır güvenliği için
harcanan paranın önemli bir bölümü bu yönlerden gelen göçü engellemek ya da
kontrol etmek üzere harcanıyor. Aynı zamanda sınır güvenliğinin giderek daha
çok özel şirketlerden satın alınan hizmetler üzerinden gerçekleştirildiği bir
süreç işletilmektedir. Sosyal güvenlik mekanizmalarının ticarileştirilmesine
ilişkin mantığın bir benzerine sınır güvenliğinde de rastlamaktayız.
Genel olarak kontrolün
de sınır noktasından geriye doğru kaydığını ifade edebiliriz. Göçü sınır
noktasına gelmeden engelleyen ve kontrol altına almaya çalışan yeni bir göç
rejimi oldukça uzun zamandır iş başında bulunuyor. Bu sınır rejiminin göçmenler
açısından anlamı ise daha çok risk almak zorunda olmak. Sınır güvenliğinin
artmasının ve genişlemesinin en önemli sonucu, her seferinde göçmenlerin daha
yüksek riskler almalarıdır. Bu risklerden biri de ölüm. Bununla birlikte
denetim arttıkça sınır geçme faaliyetinin kendisi giderek uluslar arası bir
şebekeyi gerektirmekte ve sınır geçmek her geçen gün daha yüksek fiyatlara
satılan bir “hizmete” dönüşmektedir. Sınırın bir tarafında sınırı göçmen
akınlarından koruyan ileri teknoloji kullanan büyük bütçeli uluslar arası
şirketler, diğer tarafında da göçmenleri oldukça yüksek paralar karşılığında AB
sınırından içeri sokmayı vaat eden ve kayıt dışı biçimde faaliyet yürüten
uluslar arası şebekeler yer almaktadır. Sınır geçme faaliyeti oldukça uzun
zamandır bireysel olarak gerçekleştirilen bir faaliyet olmaktan çıkmış, kayıtlı
ya da kayıt dışı olarak önemli bir rant ve ihlal alanına dönüşmüştür.
Sendikalara ve hak örgütlerine en çok ihtiyaç
duyanlar bu örgütlere üye olamıyor!
Sınırın önemli
işlevlerinden biri, siyasal özneleri seçerek ayıklamak ve siyasal hakları
sınırlamaktır. Sınırı geçmeden önce birer vatandaş olan insanlar, sınırı
geçmeyle birlikte ya tüm haklardan mahrum bir kaçağa ya da son derece kısıtlı
haklara sahip bir mülteci/sığınmacıya dönüşürler. Sınırı geçtikten sonra yasal statü edinemeyenler
ya da kısıtlı statülendirilenler açısından en önemli sorunlar hak arama/hak
iddia etme alanında ortaya çıkmaktadır. Ana akım insan hakları anlayışında,
haklar, asıl olarak vatandaş olarak kabul edilenler için düzenlenmiştir. Vatandaş
olmayanların örtük biçimde dışlandığı bu anlayışın, uluslar arası göçün
yoğunlaştığı ve çeşitlendiği 90’lı yıllar ile birlikte, her yönüyle
sorunsallaştırılması gerekmektedir. Vatandaşlığın yitirilmesiyle birlikte,
siyasal hayata tam anlamıyla katılım, hakları kazanmak ve genişletmek için yasal
zeminde siyasal faaliyetlerde bulunmak neredeyse imkânsız hale gelmektedir. Hak
arama faaliyeti için çeşitli örgütler kurmak ve bu örgütlerin doğrudan üyesi
olabilmek için öncelikle vatandaş olmak gerekmektedir. Neredeyse sadece vatandaş
olanların boy gösterebildiği (elbette faklı toplumsal kesimlerin farklı
ölçülerde) bu siyasal mecraya hayat veren temel varsayımlar
sorunsallaştırılmaksızın eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünyayı tahayyül etmenin
kendisi bile bir lüks olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor.
Göçmenlerin statüleri onların
çalışma ve yaşam koşullarını nasıl belirliyor?
Bunun yanı sıra,
kendilerini yoğun biçimde yasadışı bir hayata
mahkum eden sınır güvenlik uygulamaları nedeniyle, hayatta kalabilmek amacıyla
oldukça kötü çalışma ve yaşam koşullarına razı olan göçmenler, işsizliğin
giderek tırmandığı dönemlerin ilk ve en önemli günah keçileri olmaktadır.
Dolayısıyla sınırın genellikle yasa dışı bir biçimde fiziksel olarak aşılmış
olması beraberinde toplumsal sınır çizgilerinin giderek kalınlaşmasına neden
olabilmektedir. Sınır güvenlik uygulamaları nedeniyle yasa dışılaştırılan
göçmenler içinde yaşadıkları toplumun yürüyen sınır çizgilerine
dönüştürülmektedirler. Siyasal krizlerin
eşlik ettiği ekonomik krizler göçmenlerin canavarlaştırılması yönündeki eğilimi
tırmandırmaktadır. Suriye’de yaşanan siyasal krizin ardından Türkiye’ye gelen
göçmenlerin azımsanmayacak bir kısmı yasa dışı ve güvencesiz işgücüne dahil
olmuştur. Türkiye’deki genel yaşam koşullarının daha da zorlaşmasıyla birlikte
bu kesimlere yönelik dışlayıcı mekanizmaların işbaşında olacağını tahmin etmek
pek zor değildir.
Kendilerine
çalışma hakkı tanınmaması nedeniyle ülkemizde ve başka pek çok ülkede göçmenler
kayıt dışı çalışmak zorunda kalmaktadırlar. Kadınların daha yoğun biçimde
çalıştığı evde bakım hizmetlerinde, göçmenleri cinsel istismardan koruyacak ve
cinsel istismarın yaşanmamasını sağlayacak yasal bir mekanizma bulunmamaktadır.
Avrupa ülkelerindeki sendikaların, bu ihlallerle karşılaşan kadınların sorunlarını
gündemleştirmekte ve ihlal önleyici mekanizmaların hayata geçirilmesi için
hükümetlere baskı yapmakta oldukça yetersiz kaldığını biliyoruz. Bu insanlık dışı tablonun ortaya çıkmasında
emek örgütlerinin payını şu şekilde açıklamak mümkündür:
1-Göçmenler
ve özellikle kadın göçmenler genelde sendikalılaşma oranının oldukça düşük
olduğu ya da hiç olmadığı sektörlerde iş bulabilmektedir (evde bakım hizmeti ve
seks işçiliği gibi). Dolayısıyla sendikaların ihlallerle ilgili bir çalışma
yürütmesinin önündeki en önemli engel örgütsel kapasitedir.
2-Göçmenlerin
yasal çalışma hakkına kavuşması oldukça zor olduğundan pek çoğu kayıt dışı
biçimde çalışmaktadır ve hem ülkemizdeki sendikaların hem de diğer ülkelerdeki
sendikaların kayıt dışı alana dair çalışmaları oldukça sınırlıdır ve bu alana
yönelik özel bir stratejileri bulunmamaktadır ya da strateji eksikliği bu
sendikalar tarafından sorun olarak bile görünmemektedir. Dolayısıyla bu
alandaki sorunlar görmezden gelinmeye devam etmektedir.
3-
Sendika üyesi olmak yalnızca vatandaşlık hakkı bulunanlara tanınan bir haktır
ve göçmenler en baştan bu alandan zaten dışlanmışlardır. Sendikal faaliyetin
yasal vatandaşlık ve yasal çalışma hakkı bulunanlarla sınırlanması sonucunda
sendikaya en çok ihtiyaç duyan göçmenler ve özellikle kadın göçmenlerin
örgütlenme ve insanca yaşam hakkı tanınmamakta ve bu durum kendini “yasal”
örgütlenme alanıyla sınırlayan sendikalar için bir sorun teşkil etmemektedir.
4-Göçmenler,
iş yerinde diğer emekçiler tarafından ayrımcılığa uğramakta,
düşmanlaştırılmakta ve göçmenlerle göçmen olmayan işçiler arasında dayanışma
yerine rekabet bulunmaktadır. Oldukça kötü çalışma ve yaşam şartları ile karşı
karşıya kalacağını bilmesine rağmen ülkesini terk etmek zorunda kalmış ve
geldiği ülkelerde insanlık dışı koşullarla çoğu zaman tek başına mücadele etmek
durumunda olan, yaşadığı sorunları çözebilmek ve kamuoyu oluşturabilmek adına
ihtiyaç duyduğu yasal örgütlenme mekanizmalarından dışlanmış bir göçmenin diğer
işçilerden çok daha ucuza çalışmak dışında bir alternatifi olmamaktadır. Ancak
bu durum diğer işçiler ve emekçiler tarafından göçmenlerin düşmanlaştırılmasına
ve çoğu kez saldırıya açık hale gelmelerine neden olmaktadır. Bu saldırıların
ekonomik kriz ve işsizliğin yoğun olduğu dönemlerde arttığı herkesin malumudur.
Sendikaların en önemli görevi bu iki kesim arasında var olan rekabet
ilişkisinin dayanışma ile ortadan kaldırılmasını sağlamaktır.
5-Sendikal
mücadeleyi ve faaliyeti sadece belli bir emekçi grubunun ekonomik
kazanımlarının arttırılması ile sınırlı gören sendikal anlayış, işyerindeki,
sokaktaki ayrımcılığı ve göçmen işçilere yönelik toplumsal dışlamayı yok
saymakta ve bunlarla mücadeleyi sendikal mücadele alanının içinde
görmemektedir.
6-Göçmenlere
yönelik faaliyetler yürüten sendikalar da çoğu kez göçmenleri toptan
değerlendirmelerle analiz etmeye kalkışmakta, kadın göçmenlerin yanı sıra
eşcinsel göçmenlerin özel olarak deneyimledikleri sorunlar da bu toptancı
analizlerde kaybolup gitmektedir.
Sonuç:
Bu
çürümüş ya da gerçek bir stratejiden yoksun sendikal anlayışların hiçbirinin,
bugün milyonlara ulaşan göçmen akını karşısında daha fazla var olma imkânı
bulunmamaktadır. Sadece vatandaşlar adına ve onlar için talep edilen
erişilebilir, ücretsiz, nitelikli kamusal hizmet talebinin herkes için
dillendirilmesi, siyasal statülerdeki farkın hak arama mücadelesi içinde
ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu bağlamda ulus-devlet iktidarına
referansla tanımlanan vatandaşlık ve yine ulus devletler ve uluslar arası
kurumların oluşturduğu küresel iktidar mekanizmalarına referansla tanımlanan
göçmenliğe ilişkin statüleri sorunsallaştıran yeni bir dayanışma biçiminin
yaygınlaştırılmasına ve bu hareketin politik taleplerinin statüsüzlük etrafında daha çok şekillendirilmesine ihtiyaç vardır. Göç
ile ilgili çalışmalar yürüten ulusal ve uluslar arası kuruluşların en önemli
çabası “eksik” statülendirmenin giderilmesi şeklinde iken göçmenlerin
örgütlediği yeni dayanışma ve direniş biçimi, bizzat statünün sorun haline
getirilmesi etrafında inşa edilmektedir. Bu yeni dayanışma biçiminin, en alta
hiçbir statüsü olmayanların ve en üste de en avantajlı vatandaşlık
kategorilerinin yerleştirildiği, altı ve üstü olan hiyerarşik yapıyı yeniden
üreten tüm mekanizmaların reddiyle mümkün olabileceğini belirtmek isterim.
İHD Mülteci Hakları Çalışma Grubu

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder