Mülteci

Mülteci

21 Ekim 2014 Salı

GÖÇMENLER VE SİYASAL YAŞAM

Bir Dışlama ve Haklardan Arındırma Öyküsü

Mültecilerin Statüsüne İlişkin 1951 Sözleşmesine göre mülteci, "ırkı, dini, milliyeti, belli bir sosyal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri nedeniyle zulüm göreceği konusunda haklı bir korku taşıyan ve bu yüzden ülkesinden ayrılan ve korkusu nedeniyle geri dönemeyen veya dönmek istemeyen kişidir. Ancak pratikte mültecilik statüsü, çeşitli nedenlerden dolayı ülkesinden ayrılmak zorunda kalan kişinin kendi kararı ile “kazanılan” değil sığınılan devletin onayıyla “verilen” bir statüdür. Sığınmacı ise çeşitli nedenlerden dolayı ülkesini terk eden ve henüz sığınma talebi, sığındığı ülkenin yetkilileri tarafından 'soruşturma' safhasında olan yani mültecilik statüsü henüz tanınmayan kişidir.
Son dönemde Irak ve Suriye’de yaşanan siyasal krizler ve ISİD vahşeti nedeniyle hayatta kalabilmek amacıyla yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda kalanlarla birlikte Türkiye’deki göçmen sayısında inanılmaz bir artış ortaya çıkmıştır. Bunun öncesinde de Türkiye’de Afganistan, İran, Irak, Ermenistan, Türkî Cumhuriyetler, Afrika ülkeleri, Suriye ve Filistin’den gelen çok sayıda göçmen bulunuyordu. Bilindiği gibi Türkiye sadece Avrupa ülkelerinden gelen göçmenlere mülteci statüsü vererek onlarla ilgili bir takım yükümlülükleri üstlenmektedir. Ancak Türkiye’ye asıl göçmen akınının yaşandığı ve Türkiye’nin doğusunda ya da güneyinde bulunan ülkelerden gelen göçmenler, başka bir ülkede iltica hakkı kazanana dek Türkiye’de sığınmacı statüsünde yaşamaktadırlar. Türkiye’de, pek çok ülkede olduğu gibi, sığınmacılara sunulan hizmetler, tanınan haklar ve devletin sığınmacılara dönük yükümlülükleri, göç edenlerin ihtiyaç duydukları korumayı gerçekten sağlayabilecek düzeyden oldukça uzaktır. Bu nedenle başta kadınlar, LGBTI bireyler ve çocuklar olmak üzere Türkiye’de göçmenlerin yaşam koşullarının insan onuruyla bağdaşmadığını ve devletin sorumluluklarını tam anlamıyla yerine getirmeyerek göçmenlerin insan onuruna yakışır bir yaşam hakkından faydalanmasını engellediğini belirtmeliyiz.
Bu çerçevede çocuk göçmenlere ilişkin koruma ve hakların oldukça kısıtlı olduğunu belirtmek gerekmektedir. Çocuk hakları sözleşmesinin önemli sorun alanlarından biri de çocukluğun bitiş sınırıdır. Pek çok yasada bu sınır yaş ile belirlenmektedir. Belirli bir yaşa dek ailenin/yasal vasinin denetiminde kalan çocuğun, genellikle ancak 18 yaşından sonra siyasal bir özne olarak kabul edilmesi söz konusudur. Bu yaştan itibaren seçimlerde oy kullanma hakkı ortaya çıkmakta, çocuk hakları sözleşmesinde yer alan kısıtlamalar büyük ölçüde kaldırılmaktadır. Bununla birlikte koruma mekanizmaları da ortadan kalkmaktadır. Koruma mekanizmalarının, var olan siyasal düzlemde, göçmen çocuklar söz konusu olduğunda özel bir önemi bulunmaktadır. Devlet tarafından mülteci statüsü verilen yasal anne ya da babanın kavuştuğu haklar, özellikle sağlık, barınma, çalışma olanakları çocuklar açısından oldukça yaşamsal olabilmektedir. Statü verilmeyen anne babanın çocuğunun kısmen de olsa belli bir yasallık çerçevesinde hakları olabilmektedir. Ancak, yasal statüde herhangi bir değişikliğin olmadığı durumlarda 18 yaş ile birlikte bu koruma mekanizmaları kısmen ya da tamamen devre dışı kalabilmektedir. Yaş sınırının aşılması dışında evlilik de çocukluğun bitişini işaretleyen gelişmelerdendir. Göçmen çocuklar, evlendikleri andan itibaren çocuk hakları sözleşmesinde yer alan belli haklardan ve özel koruma mekanizmalarından faydalandırılmamaktadır. Çocuk hakları sözleşmesinde 18 yaş temel ölçüt olarak alındığı halde, çocukların evliliği durumunda, bu sözleşmede tanınan hakların deneyimlenmesi mümkün olmamaktadır. 16 yaşında evlendirilmiş göçmen bir çocuk, çocuk hakları sözleşmesindeki pek çok koruma mekanizmasından doğrudan dışlanmakta ve mülteci, sığınmacı gibi bir yasal statü edinmesi giderek zorlaşmaktadır.

Sınır Rejimleri Paranoyaklaşırken…

Türkiye, yakın döneme dek göçmenlerin pek çoğu açısından sadece AB ülkelerine ve Amerika, Kanada’ya yasal ya da yasal olmayan geçişler için kullanılan bir hattı. Ancak giriş yapılmak istenen bölge ve ülkelerin sınır rejimlerinde ortaya çıkan değişimlerden sonra, bu ülke ve bölgelere hem yasal hem de yasal olmayan yollardan geçişin zorlaşmasıyla birlikte Türkiye, göçmenler açısından bir son durak haline gelmeye başlamıştır.
AB sınır rejiminin yakın dönemde uğradığı dönüşümü, göçmenlere uluslar arası sözleşmelerde tanınan haklardan mümkün olduğunca kaçış, sınırın ticarileştirilmesi ve toplumsal güvenlik anlayışının paranoyaklıkla örgütlenmesi olarak okumak mümkündür. Avrupa Birliği sınırlarına giriş için göçmenler tarafından kullanılan pek çok nokta bulunuyor. Ancak AB bünyesinde, özellikle Türkiye ve Güney Avrupa ülkelerinden yapılan girişlerin önlenmesine yönelik özel çalışmalar yürütülmektedir. Bu noktaları giriş için kullanan göçmenlerin çıkış noktaları genellikle İran, Irak, Afganistan, Suriye, Orta Asya ülkeleri ve Kuzey Afrika ülkeleridir. AB sınır güvenliği için harcanan paranın önemli bir bölümü bu yönlerden gelen göçü engellemek ya da kontrol etmek üzere harcanıyor. Aynı zamanda sınır güvenliğinin giderek daha çok özel şirketlerden satın alınan hizmetler üzerinden gerçekleştirildiği bir süreç işletilmektedir. Sosyal güvenlik mekanizmalarının ticarileştirilmesine ilişkin mantığın bir benzerine sınır güvenliğinde de rastlamaktayız.
Genel olarak kontrolün de sınır noktasından geriye doğru kaydığını ifade edebiliriz. Göçü sınır noktasına gelmeden engelleyen ve kontrol altına almaya çalışan yeni bir göç rejimi oldukça uzun zamandır iş başında bulunuyor. Bu sınır rejiminin göçmenler açısından anlamı ise daha çok risk almak zorunda olmak. Sınır güvenliğinin artmasının ve genişlemesinin en önemli sonucu, her seferinde göçmenlerin daha yüksek riskler almalarıdır. Bu risklerden biri de ölüm. Bununla birlikte denetim arttıkça sınır geçme faaliyetinin kendisi giderek uluslar arası bir şebekeyi gerektirmekte ve sınır geçmek her geçen gün daha yüksek fiyatlara satılan bir “hizmete” dönüşmektedir. Sınırın bir tarafında sınırı göçmen akınlarından koruyan ileri teknoloji kullanan büyük bütçeli uluslar arası şirketler, diğer tarafında da göçmenleri oldukça yüksek paralar karşılığında AB sınırından içeri sokmayı vaat eden ve kayıt dışı biçimde faaliyet yürüten uluslar arası şebekeler yer almaktadır. Sınır geçme faaliyeti oldukça uzun zamandır bireysel olarak gerçekleştirilen bir faaliyet olmaktan çıkmış, kayıtlı ya da kayıt dışı olarak önemli bir rant ve ihlal alanına dönüşmüştür.

Sendikalara ve hak örgütlerine en çok ihtiyaç duyanlar bu örgütlere üye olamıyor!

Sınırın önemli işlevlerinden biri, siyasal özneleri seçerek ayıklamak ve siyasal hakları sınırlamaktır. Sınırı geçmeden önce birer vatandaş olan insanlar, sınırı geçmeyle birlikte ya tüm haklardan mahrum bir kaçağa ya da son derece kısıtlı haklara sahip bir mülteci/sığınmacıya dönüşürler.  Sınırı geçtikten sonra yasal statü edinemeyenler ya da kısıtlı statülendirilenler açısından en önemli sorunlar hak arama/hak iddia etme alanında ortaya çıkmaktadır. Ana akım insan hakları anlayışında, haklar, asıl olarak vatandaş olarak kabul edilenler için düzenlenmiştir. Vatandaş olmayanların örtük biçimde dışlandığı bu anlayışın, uluslar arası göçün yoğunlaştığı ve çeşitlendiği 90’lı yıllar ile birlikte, her yönüyle sorunsallaştırılması gerekmektedir. Vatandaşlığın yitirilmesiyle birlikte, siyasal hayata tam anlamıyla katılım, hakları kazanmak ve genişletmek için yasal zeminde siyasal faaliyetlerde bulunmak neredeyse imkânsız hale gelmektedir. Hak arama faaliyeti için çeşitli örgütler kurmak ve bu örgütlerin doğrudan üyesi olabilmek için öncelikle vatandaş olmak gerekmektedir. Neredeyse sadece vatandaş olanların boy gösterebildiği (elbette faklı toplumsal kesimlerin farklı ölçülerde) bu siyasal mecraya hayat veren temel varsayımlar sorunsallaştırılmaksızın eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünyayı tahayyül etmenin kendisi bile bir lüks olarak kalmaya devam edecek gibi görünüyor.

Göçmenlerin statüleri onların çalışma ve yaşam koşullarını nasıl belirliyor?

Bunun yanı sıra, kendilerini yoğun biçimde yasadışı bir hayata mahkum eden sınır güvenlik uygulamaları nedeniyle, hayatta kalabilmek amacıyla oldukça kötü çalışma ve yaşam koşullarına razı olan göçmenler, işsizliğin giderek tırmandığı dönemlerin ilk ve en önemli günah keçileri olmaktadır. Dolayısıyla sınırın genellikle yasa dışı bir biçimde fiziksel olarak aşılmış olması beraberinde toplumsal sınır çizgilerinin giderek kalınlaşmasına neden olabilmektedir. Sınır güvenlik uygulamaları nedeniyle yasa dışılaştırılan göçmenler içinde yaşadıkları toplumun yürüyen sınır çizgilerine dönüştürülmektedirler.  Siyasal krizlerin eşlik ettiği ekonomik krizler göçmenlerin canavarlaştırılması yönündeki eğilimi tırmandırmaktadır. Suriye’de yaşanan siyasal krizin ardından Türkiye’ye gelen göçmenlerin azımsanmayacak bir kısmı yasa dışı ve güvencesiz işgücüne dahil olmuştur. Türkiye’deki genel yaşam koşullarının daha da zorlaşmasıyla birlikte bu kesimlere yönelik dışlayıcı mekanizmaların işbaşında olacağını tahmin etmek pek zor değildir.
Kendilerine çalışma hakkı tanınmaması nedeniyle ülkemizde ve başka pek çok ülkede göçmenler kayıt dışı çalışmak zorunda kalmaktadırlar. Kadınların daha yoğun biçimde çalıştığı evde bakım hizmetlerinde, göçmenleri cinsel istismardan koruyacak ve cinsel istismarın yaşanmamasını sağlayacak yasal bir mekanizma bulunmamaktadır. Avrupa ülkelerindeki sendikaların, bu ihlallerle karşılaşan kadınların sorunlarını gündemleştirmekte ve ihlal önleyici mekanizmaların hayata geçirilmesi için hükümetlere baskı yapmakta oldukça yetersiz kaldığını biliyoruz. Bu insanlık dışı tablonun ortaya çıkmasında emek örgütlerinin payını şu şekilde açıklamak mümkündür:
1-Göçmenler ve özellikle kadın göçmenler genelde sendikalılaşma oranının oldukça düşük olduğu ya da hiç olmadığı sektörlerde iş bulabilmektedir (evde bakım hizmeti ve seks işçiliği gibi). Dolayısıyla sendikaların ihlallerle ilgili bir çalışma yürütmesinin önündeki en önemli engel örgütsel kapasitedir.
2-Göçmenlerin yasal çalışma hakkına kavuşması oldukça zor olduğundan pek çoğu kayıt dışı biçimde çalışmaktadır ve hem ülkemizdeki sendikaların hem de diğer ülkelerdeki sendikaların kayıt dışı alana dair çalışmaları oldukça sınırlıdır ve bu alana yönelik özel bir stratejileri bulunmamaktadır ya da strateji eksikliği bu sendikalar tarafından sorun olarak bile görünmemektedir. Dolayısıyla bu alandaki sorunlar görmezden gelinmeye devam etmektedir.
3- Sendika üyesi olmak yalnızca vatandaşlık hakkı bulunanlara tanınan bir haktır ve göçmenler en baştan bu alandan zaten dışlanmışlardır. Sendikal faaliyetin yasal vatandaşlık ve yasal çalışma hakkı bulunanlarla sınırlanması sonucunda sendikaya en çok ihtiyaç duyan göçmenler ve özellikle kadın göçmenlerin örgütlenme ve insanca yaşam hakkı tanınmamakta ve bu durum kendini “yasal” örgütlenme alanıyla sınırlayan sendikalar için bir sorun teşkil etmemektedir.
4-Göçmenler, iş yerinde diğer emekçiler tarafından ayrımcılığa uğramakta, düşmanlaştırılmakta ve göçmenlerle göçmen olmayan işçiler arasında dayanışma yerine rekabet bulunmaktadır. Oldukça kötü çalışma ve yaşam şartları ile karşı karşıya kalacağını bilmesine rağmen ülkesini terk etmek zorunda kalmış ve geldiği ülkelerde insanlık dışı koşullarla çoğu zaman tek başına mücadele etmek durumunda olan, yaşadığı sorunları çözebilmek ve kamuoyu oluşturabilmek adına ihtiyaç duyduğu yasal örgütlenme mekanizmalarından dışlanmış bir göçmenin diğer işçilerden çok daha ucuza çalışmak dışında bir alternatifi olmamaktadır. Ancak bu durum diğer işçiler ve emekçiler tarafından göçmenlerin düşmanlaştırılmasına ve çoğu kez saldırıya açık hale gelmelerine neden olmaktadır. Bu saldırıların ekonomik kriz ve işsizliğin yoğun olduğu dönemlerde arttığı herkesin malumudur. Sendikaların en önemli görevi bu iki kesim arasında var olan rekabet ilişkisinin dayanışma ile ortadan kaldırılmasını sağlamaktır.
5-Sendikal mücadeleyi ve faaliyeti sadece belli bir emekçi grubunun ekonomik kazanımlarının arttırılması ile sınırlı gören sendikal anlayış, işyerindeki, sokaktaki ayrımcılığı ve göçmen işçilere yönelik toplumsal dışlamayı yok saymakta ve bunlarla mücadeleyi sendikal mücadele alanının içinde görmemektedir.
6-Göçmenlere yönelik faaliyetler yürüten sendikalar da çoğu kez göçmenleri toptan değerlendirmelerle analiz etmeye kalkışmakta, kadın göçmenlerin yanı sıra eşcinsel göçmenlerin özel olarak deneyimledikleri sorunlar da bu toptancı analizlerde kaybolup gitmektedir.

Sonuç:



Bu çürümüş ya da gerçek bir stratejiden yoksun sendikal anlayışların hiçbirinin, bugün milyonlara ulaşan göçmen akını karşısında daha fazla var olma imkânı bulunmamaktadır. Sadece vatandaşlar adına ve onlar için talep edilen erişilebilir, ücretsiz, nitelikli kamusal hizmet talebinin herkes için dillendirilmesi, siyasal statülerdeki farkın hak arama mücadelesi içinde ortadan kaldırılması gerekmektedir. Bu bağlamda ulus-devlet iktidarına referansla tanımlanan vatandaşlık ve yine ulus devletler ve uluslar arası kurumların oluşturduğu küresel iktidar mekanizmalarına referansla tanımlanan göçmenliğe ilişkin statüleri sorunsallaştıran yeni bir dayanışma biçiminin yaygınlaştırılmasına ve bu hareketin politik taleplerinin statüsüzlük etrafında daha çok şekillendirilmesine ihtiyaç vardır. Göç ile ilgili çalışmalar yürüten ulusal ve uluslar arası kuruluşların en önemli çabası “eksik” statülendirmenin giderilmesi şeklinde iken göçmenlerin örgütlediği yeni dayanışma ve direniş biçimi, bizzat statünün sorun haline getirilmesi etrafında inşa edilmektedir. Bu yeni dayanışma biçiminin, en alta hiçbir statüsü olmayanların ve en üste de en avantajlı vatandaşlık kategorilerinin yerleştirildiği, altı ve üstü olan hiyerarşik yapıyı yeniden üreten tüm mekanizmaların reddiyle mümkün olabileceğini belirtmek isterim.

İHD Mülteci Hakları Çalışma Grubu





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder