Mülteci

Mülteci

29 Ekim 2014 Çarşamba


BARIŞ İÇİN EĞİTİMCİLER GİRİŞİMİ


  Barış İçin Eğitimciler Girişimi’nin Diyarbakır, Batman ve Suruç'taki Êzidî ve Kobanê halkının yaşadığı kamplardaki eğitim sorunlarıyla ilgili düzenlediği toplantıda öne çıkan bazı izlenimler.

  Diyarbakır’da bulunan Êzidî yaşam alanında yaklaşık 4000 kişi kalıyor.Yaşları 6-17 arası olan 1500  genç ve çocuktan yaklaşık 1200’ü 3 çadırda eğitime başlamış durumda. Günde 3, haftada 15 saat eğitim verilen çadırlarda 10 kadar Êzidî ve gönüllü öğretmenler ders veriyor. Bunun yanı sıra film gösterimleri ve müzik dersleri de gönüllüler tarafından sağlanıyor. Diyarbakır’da yapılması planlanan diğer eğitimler ise şunlar: Sağlık Eğitimi, Ayrımcılık Karşıtı Mücadele, Toplumsal Cinsiyet, Müzik, Göç ve Mültecilik.

  En düzenli ve rol model oluşturabilecek çalışmalar ise Batman Êzidî Yaşam Alanı’nda yürütülüyor. Köylerde 750, şehir merkezinde ise 200 çocuğa eğitim veriliyor.Aynı zamanda Suruç’taki kamplarda gönüllü çalışanlarla iletişim halinde olup ihtiyaçlarına yanıt veriliyor.

  Suruç’ta bulunan 5 çadırkentin birinde  700 civarında çocuğa eğitim verilebiliyor. Çalışan gönüllü eğitimciler STK’ların ve sendikaların bu konuda ilgisiz olduğunu ve çok fazla eğitim malzemelerine ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor. Suruç’ta Kobanê’den gelen 30 kadar öğretmen çalışmalara katılıyor. Karşılaşılan bir diğer sorun  ise Êzidî ve Kobanê’li çocukların Arap alfabesiyle eğitim gördüklerinden, Arap alfabesi bilen eğitimcilere ihtiyaç olduğu. Somut ihtiyaçlar ise şu şekilde sıralanıyor: Çadır yerine konteyner okul,kırtasiye malzemeleri, İngilizce Kürtçe kaynak kitap,Kürtçe eğitmen, boyama kitabı, lego, yapboz, oyun hamuru, Kürtçe hikaye kitapları.

  Gönüllüler tarafından belirlenen bu ihtiyaçları ve çözümleri koordine edecek bir merkezin olmaması çalışmaların  sistematik ve sürekli bir hal almasına engel teşkil ediyor. 





28 Ekim 2014 Salı

Geçici Koruma Yönetmeliği


Uluslararası Af Örgütü Mülteci Hakları Koordinatörü Volkan Görendağ'ın Marksist.org'a verdiği röportaj.




suriyelisiginmacilarropSuriye’deki savaştan kaçarak Türkiye’ye sığınan iki milyona yakın Suriyeli mülteciyi yakından ilgilendiren Geçici Koruma Yönetmeliği, geçtiğimiz günlerde resmi gazetede yayınlandı. Uluslararası Af Örgütü Mülteci Koordinatörü Volkan Görendağ ile yönetmeliğin kapsamını ve Suriyeli sığınmacıların durumunu konuştuk.
Marksist.org‘un Volkan Görendağ ile röportajı şöyleydi:
Yapılan düzenlemede tanımlanan statünün uluslararası bir geçerliliği var. Varsa başka ülkelerdeki deneyimlere de bakılarak, geçici korumanın avantajları ve dezavantajları hakkında neler söylenebilir?
Öncelikle, Türkiye mülteci kabul eden bir ülke değil. 1951 Cenevre mülteci sözleşmesine koyduğu sınırlama nedeni ile sadece Avrupa Konseyi üye ülkelerin vatandaşları Türkiye’de mülteci statüsü alabilir. Şimdiye kadar yaklaşık 40-50 kişi mülteci statüsü alabilmiş. Türkiye’ye asıl göç Ortadoğu, Afrika ve Asya’dan geliyor. Bu başvurucular Avrupalı olmadıkları için mülteci statüsü alamıyorlar, şartlı mülteci statüsü alabiliyorlar.
Bu “şartlı mülteci” statüsü Türkiye’nin icadıdır. Diğer ülkelerde böyle bir tanımlama bulmanız mümkün değil. Çünkü tümü; Madagaskar, Kongo ve Monako dışındaki ülkeler 1951 Cenevre mülteci sözleşmesini sınırlama olmadan onaylamıştır.
Geçici Koruma Statüsü diğer uluslararası koruma statülerine (mülteci, sığınmacı, şartlı mülteci, ikincil koruma) göre uluslararası camiada da ayrıntılı tanımı yapılmış bir statü değil. Türkiye’nin ayrı bir yönetmelikle düzenlemiş olması önemli bir adım. Birçok ülkede geçici koruma rejimini/statüsünü düzenleyen böyle bir düzenleme yok.
Diğer uluslararası koruma statülerine göre avantajlı ve dezavantajlı yanları var. En büyük ayırt edici tarafı, toplu sığınma durumlarında verilen bir statü olması. Mülteci, şartlı mülteci, sığınmacı statüleri bireyseldir. Geçici koruma ise kalabalık gruplara verilir, bireysel değildir.
Başka bir ülkeye kaçmak zorunda kalan insanların sorunlarının genel olduğu kabul edilir. Dolayısıyla herkes için bireysel bir araştırma yapılmaz. Statü çok daha hızlı bir şekilde alınır. Şartlı mülteci statüsü almak çok uzun bir zaman alır. Türkiye’de bugün şartlı mülteci olmak için başvuru yapan birinin 5-10 yıl boyunca beklemesi gerekiyor. 10 yılın sonunda, kendisine bu statünün verilmeyeceği, ülkesine geri dönmesi gerektiği de söylenebilir.
Geçici koruma statüsü alan birinin sağlık, eğitim, barınma gibi hizmetlere erişim imkanı, yönetmelikte tanımlandığı gibi uygulanırsa, şartlı mülteci statüsünden farklı değil.
Geçici koruma statüsünün en büyük dezavantajı ise isminden de anlaşılacağı üzere “geçici” olması. Bakanlar Kurulu kararıyla bu statü geri alınıp ülkelerine geri dönmeleri istenebilir. Bunun ne zaman ve hangi koşullarda yapılacağı tamamen Bakanlar Kurulu’nun insiyatifindedir.
Yönetmelik, sadece Suriyelileri mi kapsıyor? Irak’tan gelenler, örneğin Ezidiler ne olacak?
Yönetmeliğe göre kimlerin “geçici koruma” kapsamına alınacağına Bakanlar Kurulu karar verecek. Yönetmeliğin geçici maddesine göre Suriye vatandaşları, Suriyeli vatansızlar ve Suriye’den gelen mülteciler bu kapsama alınmış. Yani Iraktan gelen Ezidiler, bu yönetmeliğin konusu değil. Ezidilerin işlemleri, 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu’na göre yapılacak. Başvuruları İçişleri Bakanlığı (valilikler) tarafından alınıp değerlendirilecek. Yasada yer verilen şartlı mülteci statüsü kapsamına girdikleri belirlenirse, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği tarafından mülteci kabul eden bir başka ülkeye mülteci olarak gönderilecekler.
Bu getirilen statüyle çalışma koşullarında nasıl bir değişiklik olacak? Düzenleme, Suriyelilerin ucuz işgücü olarak kullanılmalarıyla ilgili bir yenilik içeriyor mu?
6458 sayılı yasaya göre, Türkiye’de çalışma izni sadece mülteci statüsü ve ikincil koruma statüsü alanlara direkt veriliyor. Ancak şartlı mülteciler ve başvuru yapıp statü almayı bekleyenler, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na başvurup çalışma izni alabilirler.
Yönetmeliğin getirdiği tek yenilik, geçici koruma altındakilerin, yani Suriye’den gelenlerin de bu başvuruyu yapabileceklerine dair düzenleme. Basında yer aldığı gibi Suriyelilere çalışma izni verilmiş değil.
Türkiye’de bir yabancının çalışma izni alması oldukça zor. Önce kendisine çalışacak bir yer bulması gerekiyor. Bu işyeri bakanlığa başvurup yabancıya çalışma izni almak zorunda. Bunu da pratikte görmek nerdeyse imkansız. Şartlı mülteciler veya başvuru yapıp statü almayı bekleyenler, yıllardır çalışma izni alabilmiş değiller. Tümü kayıtsız bir şekilde ucuz iş gücü olarak çalışmak zorunda bırakılıyor.
Volkan Görendağ
Volkan Görendağ
Eğitim ve sağlık hizmetlerinde ciddi bir iyileştirme olacak mı?
Yönetmelikte sadece bu konulara değiniliyor. Sağlık hizmetleri masraflarının AFAD tarafından karşılanacağı net olarak belirtilmiş ama tercüman, hastanedeki personel/hizmet kapasitesi ile ilgili görev Sağlık Bakanlığı’na verilmiş.
Eğitimle ilgili de üniversiteye kadarki eğitim Milli Eğitim bakanlığına sonrası da YÖK’e havale edilmiş. Yönetmelik sadece Suriye’den gelenlerin eğitim alabileceklerini söylüyor. Bunun nasıl yapılacağına bakanlık ve YÖK karar verecek.
Şu an eğitime devam eden Suriyeli sayısı oldukça az. Kamplarda kalanlarda nispeten daha fazla ama kamplarda yaşayanların sayısı dışarıda yaşayanlara göre oldukça az. Şu an yüz binlerce Suriyeli çocuk/genç eğitim alamaz durumda.
Suriyeli sığınmacıların tamamının kayıt altına alınması sağlanacak mı?
Bu yönetmelik yayınlanmadan önce de İçişleri Bakanlığı bir kayıt sistemi başlatmıştı. Fakat Türkiye’deki Suriyelilerin ancak %25’i kayıt altına alınabildi. Yönetmelikte kayıtla ilgili ayrıntılı düzenlemeler var. Tüm statü sahiplerine, yabancı kimlik numarası da yer alan kimliklerin verilmesi öngörülmüş. Fakat uygulamada bunu yapabilecekler mi, takip edeceğiz. Kayıt altına alınmayı bekleyen bir milyondan fazla kişi var. Hükümet, bunu nasıl yapacağına dair bir eylem planı açıklamadı henüz. Uzun bir zaman alacak gibi.
Sosyal yardımların arttırılması konusunda bir hazırlık var mı?
Kamp dışında yaşayan yaklaşık 1 milyon 750 bin kişi için bir hazırlık yok. Yönetmelikte sosyal yardımların valilik ve kaymakamlıklar bünyesinde görev yapan Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakıfları tarafından verilmesi öngörülüyor. Fakat bu vakıfların böyle bir hazırlığı olduğunu zannetmiyorum. Kamplarda yaşayan yaklaşık 250 bin kişi için AFAD tarafından sosyal yardım yapıldığını belirtiyor yetkililer. İnsan hakları örgütleri olarak bizim kamplara girmemiz yasak olduğu için böylesi bir yardımın olup olmadığını göremedik.
Geçici barınma merkezlerinin olmadığı iller için barınma konusunda bir adım atılacak mı? Veya daha çok geçici barınma merkezi mi inşa edilecek?
Geçici barınma merkezlerinin kurulması görevi AFAD’a verilmiş. Yeni yerlerin kurulmasına AFAD karar verecek. Hükümetin gündeminde tampon bölge/güvenli bölge oluşturulması var. Bu aşamada kentlerde yeni kampların kurulması ihtimali düşük. Güvenli bölge projesini hayata geçirirse sınır hattında yeni kamplar kurulabilir. Sınır hattında kurulacak kampların Türkiye’ye sığınan Suriyelilerin güvenlikleri açısından oldukça risk taşıdığını belirtmeliyim.
Çok teşekkürler…
Marksist.org
28.10.2014

27 Ekim 2014 Pazartesi

BASINDAN:


'GÖÇMENLERİN SAĞLIK HAKKI VE GÜNCEL DURUMU ' PANELİ
25 Ekim tarihinde "Türkiye'de Göçmenlerin Sağlık Hakkı ve Güncel Durum" konulu bir panel Ankara'da düzenlendi. İnsan Hakları Derneğinden (İHD) Mustafa Rollas, Türk Tabipleri Birliği'nden Dr. Hande Arpat, Uluslararası Af Örgütü'nden Volkan Görendağ, Türkiye İnsan Hakları Vakfı'ndan psikiyatri uzmanı Sezai Berber, Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası'ndan Arzu Türkmen konuşmacı olarak panele katıldılar. Konuşmacıların her biri mülteciler ve göçmenler konusunda yaşanan sorunların farklı boyutlarına dikkat çekseler de varılan nokta aynıydı: " Türk hükümetinin büyük göç akınları karşısında yetersizliği, koordinasyon problemleri ve etkili politikaların üretilememesi..."
İHD'den Mustafa Rollas, Türkiye'de sığınma ve mültecilik hakkına ilişkin genel bir değerlendirme yaptı.
Türkiye tarihsel olarak göçmenler için bir varış ülkesi olmuştur.
"Türkiye'de son dört yıllık kitlesel göç hareketiyle birlikte bu sorun görünürlük kazanmıştır. Türkiye tarihsel olarak hep bir varış ülkesi ve transit geçiş bölgesi olmuştur. Dolayısıyla göç olgusu ya da sığınma olgusu Türkiye'ye yabancı bir konu değildir. Darbe süreçlerinde ise göç veren bir ülke konumunda olmuştur. Ancak her dönemde coğrafik yapısı nedeniyle göç alan dolayısıyla bir varış ülkesi olma niteliği taşımaktadır."
Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu
"2013'te Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu çıkarılana kadar Türkiye'de çok kapsamlı bir göç politikası ya da göç mevzuatı yoktu. 2014'te tüm maddeleri ile birlikte yürürlüğe girebilecek şekilde bir yasa çıkarıldı. Bir anlamda bu alandaki mevzuat boşluğunu doldurmuş durumdadır. Mevzuat boşluğunun dolması Türkiye'nin göç ve mültecilik konusunda her şeyi yaptığı anlamına gelmiyor, ama önemli bir eksikliği gidermiş oluyor. Uzun bir süre genelgelerle idare edilen bir konuydu. Daha çok idari tasarrufla idare ediliyordu ve tasarruflar da bu insanların sorunlarına cevap vermekten çok uzaktaydı. 2013'te çıkarılan bu kanunla birlikte göç ve mülteci sorunuyla karşılaştığımızda adres olarak görebileceğimiz ve başvurabileceğimiz bir kanun sunuldu."
Türkiye'nin Cenevre Sözleşmesine karşı çekincesi var.
" Türkiye, Avrupa Konseyi ülkelerinden ya da Bakanlar Kurulunun kararı ile Avrupa ülkesi sayılan bir ülkeden gelenleri mülteci statüsünde kabul ediyor. Kapsamı ciddi anlamda daraltan bir yasadır. Yasanın ihtiyaçlara cevap vermeyeceğinin farkına varılması üzerine yasaya alternatif maddeler eklendi. 
1.Mülteci
2. Şartlı Mülteci
3.İkincil Koruma
4.Kitlesel göç hareketiyle gelenler için geçici koruma
"Dört başlık altında statüler belirlendi. Aslında tümünü tek bir başlık altında toplamak mümkündü. Ancak Türkiye 1951'de koyduğu coğrafi çekinceyi bu yasada korumaya devam ederek bu durumun yaratabileceği sakıncaları giderebilmek için şartlı mülteci, ikincil koruma ve geçici koruma gibi ibareler ekledi."
Türkiye bu süreci 2013'te çıkarılan yasayla birlikte teşkilatlanma süreci olarak gördü.
"Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün kurulması kararı alındı. Genel müdürlük merkezi ve taşra teşkilatı olmak üzere örgütlenecekti. Göç Danışma Kurulu ya da Göç Politikaları Kurulu gibi kurullar var. Ancak bu kurulların toplanıp toplanmadığı ya da ne karar aldığı henüz belli değil. Buna bağlı olarak geçici kurullar ve çalışma kurulları kuracaklardı. Şu ana kadar Göç Danışma Kurulu denen, göç alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin de dâhil oldukları bir danışma kurulu oluşturma çabası vardı. Danışma kurulu yasada yer almasına rağmen, hatta kurulun çalışma takvimine rağmen herhangi bir toplantı yapılmış değildir. Yasanın birçok atıf yaptığı yönetmeliklerin çoğu çıkarılmadı."
Koordinasyonsuzluk problemi ve etkin politikaların üretilememesi
"Bu coğrafya her ne kadar misafirperveriz, herkesi kucaklarız dese de kültürel, sosyal ve ekonomik olarak yabancı olgusunu kendi içerisinde entegre edebilecek politik bir koordinasyondan yoksun olduğu için ciddi problemlere gebe bir coğrafyadır. Bunu Suriye meselesinde çok açık bir şekilde gördük."
Hak İhlallerinin Olabileceği Kaygısı
" Yabancıların barındırılacağı geri kabul merkezleri, idari gözetim merkezleri, geçici koruma statüsündeki mülteciler için kamplar var. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün izniyle buraların ziyaret edilebileceği şeklinde düzenlemeler var. Baroların adli yardım hizmeti sunması gibi yasada düzenlemeler var. Kendi vatandaşına dahi geçmişte yaşadığımız kötü örnekler sebebiyle hak ihlalleri işleyebilen bir potansiyele sahip bir ülkeyken bir yabancıya karşı hukuk ve sınır tanıma çizgilerinin daha esnek olabileceği bir ülke gerçekliğimiz olduğu için sendikalar, sivil toplum örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin mülteci alanına çok ciddi bir eğilim göstermesi gerekmektedir."
Hak Savunuculuğu Yapan Örgütlerin Yetersizliği
"Uluslararası örgütlerin ilgisinin içerdeki örgütlerde yeteri kadar karşılık bulmadığını ve bu alandaki çalışmaların yetersiz olduğunu düşünüyorum. Mesela bizim derneğimiz İnsan Hakları Derneği hala bu alana ilişkin uygun bir donanıma kavuşmuş değil. Hak savunuculuğu yapan örgütlerinin eksikliğinin yanı sıra bu alandaki ihtiyaç temelli örgütlenmelerin bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor. Alandaki örgütlenmeler daha çok dini ve islam temelli örgütlenmelere bırakılmıştır. Özellikle son dönemdeki hükümet politikaları sebebiyle, İHH endeksli bir yardım faaliyetine bu alan terk edilmiş durumdadır. Hükümetlerin politikalarına teslim olmuş örgütlenmelere teslim olmuş durumdadır. Hükümet politikalarına endeksli yardım politikaları izlenmektedir."
Uluslararası Af Örgütü'nden Volkan Görendağ, Türkiye'de sığınma sistemi ve hukuku üzerine açıklamalarda bulundu.
Osmanlıdaki göçleri bir kenara bırakılacak olursa Cumhuriyet tarihinin kuruluşundan itibaren Türkiye pek çok göç dalgası ile karşı karşıya kalmıştır.
" Bu göçlerin niteliği, her birinin kendine özgü koşulları var. Kısaca değinmek gerekirse, 1960'a kadar genellikle mübadele dediğimiz nüfus değişimi üzerinden Türkiye dışarıdan göç almıştır. Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve Romanya'dan yaklaşık 1,5 milyon Türk soylu insan Türkiye'ye gelmiştir. Bazı kaynaklarda mülteci olarak geçmesine rağmen günümüz mevzuatı dışında tutuldular çünkü onlar Türk soyluydu. Türkiye'nin irtica politikasının temelinde Türk soylu olup olmaması çok belirleyici bir etkendi. Eğer Türk soyluysa, bütün mevzuat ve uygulama değişiyor. Türk soylu değilse günümüzde bahsettiğimiz mülteci mevzuatı devreye giriyor. Dolayısıyla 1960'a kadar neredeyse tamamı Türk soylulardan oluşan bir göçten bahsediyoruz. Onlar zaten özel kanunlarla vatandaşlığa alındılar."
"1960'tan sonra karakteri biraz daha değişmiş göç dalgaları ile karşılaşıyoruz. Türkiye mevzuatında da dönüm noktası olan 1988'teki Halepçe Katliamı hepimizin hafızasındadır."
Halepçe Katliamı
"1988'teki Saddam rejiminin bu katliam girişimi binlerce insanın İran ve Türkiye sınırına doğru göç etmesine sebep oldu. Yaklaşık 100.000 kişi Türkiye sınırına geldi."
Bulgaristan'dan gelen göç dalgası
"Bulgaristan'da Türk kökenlilere karşı çok ciddi insan hakları ihlalleri başladı ve Bulgaristan'dan 400.000'e yakın Türk soylu Türkiye'ye 1989'da göç etti. Bu da toplu göç akınlarından birisidir."
1991 Körfez Savaşı
Halepçe katliamından 3 yıl sonra 1991'de Körfez Savaşı patlak verdi. Irak Kürdistan'ında yaşayan insanlar yeniden bir Halepçe katliamı yaşama korkusuyla henüz fiili bir tehdit olmadan Türkiye sınırına akın ettiler. Yaklaşık 500.000 kişinin Türkiye sınırlarına doğru akın ettiği söyleniliyor.
Suriye'deki İç Çatışmalar ve beraberindeki göç dalgası
"2011 yılında başlayan Suriye'deki " Arap Baharı" ya da diğer hareketlerden etkilenip iç yönetimi değiştirme amacıyla başlayan iç çatışmalar sebebiyle bugüne kadar yaklaşık 2 milyondan bahsedilen bir göç dalgasıyla karşı karşıyayız. Türkiye ilk defa bu kadar büyük bir göçle karşılaşıyormuş gibi konuşuyoruz, ama bahsettiğimiz yüz binlerce insan aynı şekilde Türkiye'ye toplu akın hareketinde bulunmuşlardı."
Mevzuatla İlgili Dönüm Noktası
"Halepçe Katliamına geri dönmek istiyorum. Mevzuatla ilgili dönüm noktası oldu. Türkiye 1930'lu yıllarda çıkardığı çok fazla ırkçılıkla ve Türkçülükle zorla göç etmeye ve sosyolojik faciaya neden olan ´İskân Kanunu´ ile bu konuları ele almıştı. Türk soyu kavramının göç politikalarında baskın olmasının bir sebebi de bu İskân Kanunu çerçevesinde göçlerin ele alınmasıdır.1988'de ve 1991'teki Körfez Savaşıyla birlikte Kürtler sınıra gelene kadar Türkiye bu konuda mevzuat yapma gereği hissetmemişti. Peki, Türkiye bu göçe nasıl karşılık verdi? Türkiye bu insanları sınırlarının içerisine almama kararı aldı. Sınıra gelen insanlara ateş edildi, sınırlar kapatıldı. Sadece bu sınırı kapatmadan dolayı onlarca insanın öldüğü rapor ediliyor. Uzun bir süre orada bekletilen Kürtler daha sonra Türkiye'nin bugün de gündeme getirdiği güvenli tampon bölge formülüyle, Kızılay ve diğer uluslararası örgütlerin desteğiyle Irak sınırına kurduğu kamplarda geçici olarak barındılar. Sınırın içine almak konusunda çok ciddi engellerin çıkarıldığını biliyoruz. "
1994 Yönetmeliğinden günümüze
"Türkiye göç edenlerin iş ve işlemlerine ilişkin bir yönetmelik hazırladı, çok kötü bir yönetmelikti. Birçok insan hakları ihlaline zemin hazırlayan bir yönetmelikti. Neyse ki 2013'teki mevzuat değişikliğiyle ortadan kalkmış oldu. İlk kez 2010 yılında Türkiye AB sürecine uyum çerçevesinin de etkisiyle göçe kapasite hazırlığına girişti. Yaklaşık 3-4 yıl süren bir çalışmadan sonra Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nu çıkardı. Bu kanunun içeriğinde sadece göç ve mülteci konusu yoktu. Bütün yabancılarla ilgili pasaport işlemleri, vize işlemleri, çalışma izni işlemlerinin tümü bu yasanın içindeydi. Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün kurulması da bu kanunla gerçekleştirildi. Bu kurumun belki ismini duymuyorsunuz, ama Kobane'den, Halep'ten, Şam'dan kaçıp gelen göçmenlerin birincil muhatabı, birincil sorumlusu olan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'dür. Henüz kendi kapasitesini oluşturmadığı için (onların ifadesiyle)  bir aktör olarak sahada görmüyoruz. Hepinizin bildiği gibi daha çok AFAD bu işlemleri yürütüyor, kamp yönetimlerini yapıyor."Bu kanunla birlikte ne yazık ki coğrafi sınırlandırma korundu. Bu ne demektir? Türkiye, sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerinden gelenleri mülteci olarak kabul ediyor. Şu ana kadar Türkiye 40-50 kişiye mülteci statüsü vermiştir.
"Coğrafi sınırlandırma nedeniyle Türkiye hukuken mülteci kabul eden bir ülke değildir. Dünyada vatandaşlıktan sonra en fazla koruma sağlayan statülerden birisi mülteci statüsüdür. Türkiye şu anda Avrupalılar dışında kimseye mülteci statüsünü vermek istemiyor. Türkiye'ye Avrupa Birliği ülkelerinden ya da Avrupa Konseyi ülkelerinden insan hakları ihlalleri nedeniyle Türkiye'ye gelip başvuracak insan sayısı çok azdır. Rusya bu ülkelerden birisi olabilir. Azerbaycan gibi Avrupa Birliği sınırları içersinde olmayan, ama Avrupa Konseyi üyesi ülkeler olabilir. Avrupa dışından birisi beş kriter çerçevesinde zulüm yaşamışsa ve Türkiye'ye gelmişse, onlara şartlı mülteci statüsü veriliyor. Oradaki şart 1951 Cenevre Sözleşmesi'ne koyduğu çekinceden dolayıdır. Biz her fırsatta insan hakları örgütleri olarak Türkiye'nin artık bu sınırlamayı kaldırmasını talep ediyoruz çünkü sığınma hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde tanımlanmış en temel haklardan biridir, tıpkı yaşama hakkı gibi. "
Suriye'deki iç savaş sonucunda ortaya çıkan insanlık dramından pek çok ülke sorumludur ve bunun yükümlülüğünü üstlenmelidir.
"Suriye olayına gelmeden önce yüz binlerce insan Avrupa dışından Türkiye'ye geldi. Birleşmiş Milletler aracılığıyla mülteci kabul eden üçüncü bir ülkeye gönderiliyordu. Amerika, Kanada ve bazen Avrupa ülkeleri oluyordu. Bu sistem çökmüş durumdadır çünkü şu anda yüz binin üzerinde bu şekilde bekleyen insan var. Kobane'den, Suriye'den gelenler göz önünde, ama Afganistan'dan, Pakistan'dan, İran'dan ve Irak'tan gelenler çok daha görünmez durumdalar. Bahsettiğimiz irtica sistemi içindeler. 2010'dan önce bu konu hakkında çalışmalar yürüttük. 2011'den sonra Suriye'den çok büyük bir göç dalgası başladı. Her gün yüzlerce insan sınıra geldi ve Türkiye açık kapı politikası uyguladı. Bu desteklenecek bir açıklamaydı çünkü Esad rejiminin yaptığı o dönemde çok büyük insan hakları ihlalleri vardı. Şehirleri bombalıyordu, siviller zarar görüyordu. Uluslararası camianın Türkiye'ye destek olmasıyla ilgili çağrı yapılıyordu. Amerika'dan Rusya'ya kadar herkes Suriye üzerinde kendisini söz hakkı sahibi olarak görüyor. Suriye üzerine ahkâm kesen ülkelerin tümü bu ortaya çıkan insanlık krizinde sorumluluk sahibidir. Fakat bütün göç hareketlerinde gördüğümüz gibi ülkeler o işin sadece petrolüyle, yer altı kaynaklarıyla ve yönetimiyle uğraşıyorlar...Avrupa ülkeleri çok komik sayıda Suriyeliyi ülkelerine kabul ediyorlar. Şu anda Avrupa Birliği ülkelerinde isteğiyle ya da isteği dışında yaklaşık yüz bin Suriyelinin olduğundan bahsediliyor, ama Ürdün, Lübnan ve Türkiye gibi komşu ülkeler milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapıyorlar. Kim bu insan hakları ihlalinin ortaya çıkmasına sebep olduysa, insani sorumluluğunu da hukuki ve insani olarak yerine getirmekle yükümlüdür."
Tampon Bölge Meselesi
"Son iki yıldır Türkiye politika değişikliğine gitti. Türkiye, sadece pasaportu olanları içeri alma kararını aldı. Vizesiz giriş mümkün olduğu için pasaportu olanlar Türkiye'ye alındı. Pasaportu olmayanların kapasitenin doldurulması nedeniyle sınırdan içeri alınmayacağı açıklandı. Türkiye sınırına yakın yerlerde bir kısmı ÖSO'nun bir kısmı IŞİD'in kontrolündeki barınma merkezlerinde yaşamak zorunda kaldılar... Türkiye sınırındaki mülteci kampları bombalandı. Onlarca, yüzlerce insan hayatını kaybetti ve bu risk her zaman devam edecek. Eğer uygulamaya geçerse bugünlerde bahsedilen tampon bölge de aynı risk altında olacak. Türkiye tam tersine bir uygulamaya geçmeye hazırlanıyor. Kendi sınırı içerisinde güvenli bölge oluşturma gibi bir politikaya geçiyor. Bu ne demek? Türkiye'nin sınırında askeri bölge olarak ayrılan yerlere mülteciler yerleştirilecek. Bırakın güvenli bölgeyi ve mülteci kamplarını, şu anda şehir merkezlerine havan topları, bombalar ve mermiler geliyor. Suriye tarafından yanlışlıkla ya da kasten atılan bombalar nedeniyle siviller hayatlarını kaybetti. Bu politikanın uygulanması, hayata yansıması mümkün değildir. Sınırın sıfır noktasına bu insanları biriktirip onların güvenliğini sağlamanın mümkün olmadığını ve çok ciddi boyutlarda katliam potansiyeli taşıdığını belirtmek gerekir."
Suriyelilerin dört yıl içinde kayıt altına alınamaması, haklar tanımlanırken sonuna -abilir/-ebilir gibi ifadelerin konulması nedeniyle bu hakların uygulanmasının bölgedeki görevlilerin inisiyatifine bırakılmasını Volkan Görendağ eleştirmektedir. Ayrıca Görendağ, AFAD'ın yönettiği kamplara girebilmek için üç bakanlığın müştereken kararının alınması şartına karşı çıkmaktadır.
Paneldeki diğer konuşmacılardan birisi olan Türk Tabipleri Birliği'nden Dr. Hande Arpat, sığınmacıların sağlık hakkı ve güncel durumları hakkında bilgi verdi.
Sağlık penceresinden bakıldığında göç bir alt üst oluştur.
"Türkiye'yi özelinde konuşacak olursak tarihi boyunca yeterince güçlü olmayan bir sağlık sistemine sahip olan bir ülkedir. Kitlesel göçler, özellikle kayıt tutulamayan göçler söz konusu olduğunda koruyucu sağlık hizmetleri başta olmak üzere sağlık hizmetleri etkinliğini yitiriyor."
Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar göçlerden en fazla etkilenen nüfus kesimini oluşturuyor.
"Türk Tabipleri Birliği'nin geçmiş yayınlarını taradım. Öne çıkan çok çarpıcı iki tane örnek var. Göç beraberinde yoksul bırakılmış nüfus kesiminin ve zaten zayıf olan sağlık hizmetlerinin bir araya gelişleri sonucunda yakın tarihimizde şu vakaların görülmesine yol açmıştır:
1996'da Güneydoğu'da kitlesel göç döngüsünün etkisiyle bütün Türkiye'deki sıtma vakalarının yüzde 73'ü Diyarbakır'da görülmüştür. Bu asla tesadüf olamaz, biz bunu tesadüf olarak görmüyoruz. Aynı şekilde Diyarbakır'da 1990'da görülen kolera vaka sayısı 1994'te üç katına çıkıyorsa biz bunu tesadüf olarak görmüyoruz.1990'larda Lice Devlet Hastanesi'nin uzun süre kapatıldığını görüyoruz. Sağlık hizmetlerinin sunumunun engellendiğini görüyoruz."
"Bulaşıcı hastalıkların yanı sıra yetersiz beslenmeden uygun olmayan barınma koşullarına, temiz içme suyunun temin edilememesine, kanalizasyon sistemiyle ilgili sorunlara kadar hayata dair her şeyi sağlık penceresinden değerlendiriyoruz." Göç nedenli sağlık sorunlarının hepsi önlenebilirken bakın biz nelerle uğraşıyoruz?
Gönüllü hekim havuzunun oluşturulması
"Kızılay ve Sağlık Bakanlığı ile sürekli iletişim halindeyiz. İş birliği yapmamız gerektiğini söylüyoruz. Kitlesel göçü ne bizim ne de devletin tek başına sırtlayabileceğini düşünmüyoruz. Her iletişimimizde yardıma hazır olduğumuzu dile getiriyoruz. Sonuçla ilgili sunabileceğim olumlu bir tablo ne yazık ki yok. Örgütsel gücümüzü bu konuya aktarmış durumdayız. Gönüllü hekim havuzu oluşturduk. Bize geçici görevlendirme sağlamaları için bu listeyi bakanlığa sunduk. Arkadaşlarımızın bir kaç gün bölgede kalmasıyla göç dalgasını sırtlayamayız. Bir ay ya da iki ay geçici görevlendirme verilsin ki görevlendirmeler sistematize edilsin. Hala bu konuyla ilgili olumlu bir sonuç sunamıyoruz."
Dr. Hande Arpat, birincil basamak hizmetlerinin (aşı ve gebelik gibi), psiko-sosyal sağlık hizmetlerin merkezi örgütlenmesi gerektiğini ifade etti.
Türkiye İnsan Hakları Vakfı'ndan psikiyatri uzmanı Sezai Berber, mülteci ve sığınmacıların psiko sosyal durumlarına ilişkin bilgi verdi.
Temel ihtiyaçlar, sonrasında psikolojik destek
"İnsanların temel ihtiyacını gidermeden, güvenlik sorununu çözmeden, tuvalet sorununu çözmeden ve elini yüzünü yıkayabileceği yer bulmadan, bu kişilere psikolojik destek verilemez. Önce temel ihtiyaçları konusundaki problemler çözülmelidir. Travma ve işkenceyle ilgili en önemli tanı post-travmatik stres bozukluğudur, ama bizim ülkemizde travma sürekli devam ediyor ve 'post' aşamasına geçemiyoruz. Temel ihtiyaçlar karşılanmadan psikolojiye havale etmek baştan savma bir yöntemdir."
Travmanın etkisi yüz yıllar sürecek.
"Kobane'den göçmek zorunda kalan kişilerle, çocuklarıyla ve torunlarıyla travmanın çalışılması gerekmektedir. Bu insanları göçe zorladılar, yerinden ettiler. Bazıları tecavüze uğradı bazıları çatışmanın ortasında kaldı. Bu insanların kendileri, çocukları ve torunları bunun etkisini belki yüz yıl sonra yine konuşacaklar."
Psikiyatri uzmanı Sezai Berber, ikinci bir travmaya yol açması nedeniyle sığınmacılara tutulmayacak vaatlerin verilmemesi gerektiğini belirtti. Sayın Berber, psikolojik anlamda özel projelerin geliştirilmesi, özellikle kadınlara ve çocuklara projelerde öncelik verilmesi gerektiğini belirtti.
Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikasından Arzu Türkmen, kadın mülteci ve sığınmacıların sağlık hakkı ve acil ihtiyaçları hakkında konuştu.
 (Arzu Türkmen yaklaşık yirmi beş gündür Suruç'ta gönüllü sağlık çalışmalarını yürüttü ve konuşmasında özellikle Suruç'ta yaşananlardan bahsederek gözlemlerini bizlere aktardı.)
Sağlıklı Barınma Koşulları Problemi
"Suruç'a gelen Kobane halkının çoğu kadın ve çocuktur. Sığınma en büyük problemlerden birisidir. Suruç Belediyesi küçük bir belediye ve 50.000'den fazla Kobaneli var. Bir takım şeyler yapılmasına rağmen Suruç Belediyesi pek çok konuda yalnız bırakılmış. Göç İdaresi'nin, AFAD'ın ve Birlemiş Milletlerin doğru düzgün hiç bir çalışması yok. Çadır alanlarında yaşanan kanalizasyon problemi gibi sorunları yasa Büyük Şehir Belediyesine bırakmış. Bu yüzden Suruç Belediyesi bu soruna müdahale edemiyor. İlk gittiğim günlerde dışarıda yaşayan birçok insan vardı. Şimdi yeni çadır kentlerin yapılmasıyla sokakta kalan kimse kalmadı, ama inşaatlarda, evlerin ambarlarında, camilerde ve taziye evlerinde hala çadır bekleyen birçok insan var."
Sağlık hizmetlerindeki sıkıntılar
" Çoğu kadın çocuklarıyla birlikte yalnız yaşıyor ve birçoğu da gebedir. Böyle olmasına rağmen birincil basamak sağlık hizmetleriyle ilgili hiç bir şey yok. O çocukların izlemi, gebelerin izlemi, aşıların yapılması gibi bir sürü sıkıntı var. Özellikle çadır kentlerde gönüllü poliklinik hizmeti yürütüyoruz. Beş tane suçiçeği vakası takip ettik, salgına da dönüşebilir. İshal vakalarının salgın düzeyinde olduğunu tespit ettik. Kendi baktığımız hastalara gönüllülerden gelen ilaçlarla tedavi edebiliyoruz. AFAD kaydı olduğu zaman hastanelerde muayene olabiliyorlar, fakat üç-beş gün önceye kadar eczanelerden ilaç alamıyorlardı. Bu sorunun çözülmesini sağladık. Suruç'ta diğer hiç bir yerde olmayan garip bir uygulama var. AFAD kaydı olsa bile aile hekimine gidemiyor. Mardin'de, Batman'da ve İzmir'de böyle değil, ama Suruç'ta aile hekimleri hiç bir Kobaneli'ye bakamıyor."
Arzu Türkmen, birincil basamağın sorumluluklarından olan korunma yöntemlerine kadınların ulaşamadığını ve sonucunda istenmeyen gebeliklerin meydana geldiğini belirtti.

Radikal Blog- Cansu Çeliker 

27.10.2014

26 Ekim 2014 Pazar

BASINDAN:


“Göç”, “göçmen”, “gönüllü göç” ya da “zorunlu göç” dediğimiz yerinden ettirme, insan olarak varoluşumuzdan beri süre gelen bir olgudur. 
İnsanlık tarihi içinde besin toplayıcı dönemden tutalım, besin üretici döneme ve buradan da modern demokratik toplumsal yapının biçimlenmesine dek, yukarıdaki bu olgusal kavramlar her dönem sosyal yaşantımızın bir parçası oldu.
Gerek Türkiye’de gerekse de dünyanın birçok yerinde, bu yerinden ettirmelerin en yakıcı şekline son günlerde daha canlı bir şekilde tanık oluyoruz. IŞİD saldırıları sonrasında ortaya çıkan göç dalgası ya da yerinden ettirmeler hem göçmenleri hem de göçmenlere kucak açan kesimleri zor durumda bıraktı.
Bu göç dalgalarıyla birlikte ortaya çıkan gelişmeler, beraberinde göçmenlerin beden ve ruh sağlığını tehdit ettiği gibi, göçmenleri kabul eden mevut ülkelerinde sağlıklı bir şekilde yürümesini olumsuz etkilemektedir.  
Devlet gibi karmaşık organizasyonların asli görevleri arasında “mülteci”, “sığınmacı” veya “kayıtsızlar” olarak bilinen göçmenleri, kendi sınırları içinde, insan haklarıyla birlikte, özelliklede beden ve ruh sağlığını koruması gerekir. Bunun paralelinde de ülke içindeki vatandaş ile göçmenler arasında, sağlıklı ilişkilerin gelişimine uygun zemin hazırlayarak, toplumsal barışı sağlaması ise zorunludur.
TÜRKİYE GÖÇMENLERE HAZIRLIKSIZ YAKALANDI
Türkiye’deki göçmenler sorunu, bu güne dek, daha çok içi göçler üzerineydi. Türkiye’nin Kürt sorunundan kaynaklı, Kürt illerinden zorla batı illerine göçertmeler, hem göçertilen Kürtler üzerinde, hem de gidilen yerlerdeki toplum kesimlerinde olumsuz yansımaları oldu.
Cumhuriyet döneminden 1960’lara dek, Türkiye’de göçmenlik meselesi daha çok mübadele biçimindeki nüfus değişimi şeklindeydi. Ancak 1990’lardan sonra Türkiye yakıcı bir şekilde “mülteci” ve “sığınmacı” gerçeğiyle yüzleşti.
1991’de Birinci Körfez Savaşı sırasında Saddam Hüseyin’in zulmünden kaçan Kürtler, Türkiye sınırına dayandığında, Türkiye yeni bir realitiyle karşı karşıya kaldı.
2011 yılı itibarıyla Suriye’den ve daha sonra da Şengal ve Kobani’den meydana gelen göç dalgaları, bu konuda hazırlıklı olmayan Türkiye’yi yeni bir tutum almaya itti.
Sivil toplum örgütlerinin göçler konusundaki genel bakışı, Türkiye’nin tam bir çaresizlik içinde olduğu yönündedir.  Suriye’den gelen göç dalgası veya Irak Kürdistan Bölgesi’nden gelen sığınmacılar veya kayıtsızlar ile Kobani’de yaşanan trajik gelişmeler sonrası yapılan göçler karşısında, Türkiye’nin ne derece yeteneksiz kaldığını bizzat bu konuya eğilim gösteren sivil toplum örgütleri ifade etmektedirler.
TÜRKİYE’NİN GÖÇMEN KARNESİ ZAYIF
Son dönemlerdeki göçleri yakından takip edip inceleyen sivil toplum örgütleri, Türkiye’nin göçmenler karnesinin zayıflığından söz ediyorlar. Eğer en kısa sürede Türkiye bunu telafi etmezse, daha büyük toplumsal sorunlarla karşı karşıya kalınacağı uyarısında bulunmaktadırlar.
Geçtiğimiz günlerde Ankara’da, İnsan Hakları Derneği (İHD) ”Türkiye’de Göçmenlerin Sağlık Hakkı ve Güncel Sorunlar” adlı paneline Uluslararası Af Örgütü, Türk Tabipler Birliği (TTB), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV), Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) ve İHD’nin katılımıyla gerçekleştirildi. Bu kuruluşlar yakın dönemde meydana gelen göçmenlerin durumuyla ilgili hiç de iç açıcı olmayan şeylerden söz ettiler. Oysa hükümetin açıklamalarına bakıldığında her şeyin güllük gülüstanlık gittiği sanılır, ama bu sivil toplum kuruluşları ise veriler ışığında tersini ortaya koymaktadırlar.
Çok ilginç bir veri Uluslararası Af Örgütü’nden geldi. Af Örgütü’nden konuşmacı olarak katılan Volkan Görendağ, Cumhuriyetten günümüze Türkiye’de 50 kişinin “mülteci”, 1,5 milyon kişinin “sığınmacı”, 500 bin kişininde “kayıtsız” olduğunu ifade etmekteydi. Af Örgütü olarak mülteci konumundaki 50 kişiden ancak tek kişiyle karşılaştıklarını, geri kalan 49 kişinin kim ya da kimler olduğu konusunda hiçbir sonuca ulaşamadıklarını, bunların yaşayıp yaşamadığı konusunda da araştırmalarının sonuçsuz kalmasından yakınmaktaydı.
Bu durumda, “mülteci”, “sığınmacı”  ya da “kayıtsız”lar dediğmiz bu göçmen kategorilerinin Türkiye’deki toplamı 2 milyonu aşmış demektir. Oysa devletin verilerine baktığımızda bu sayı nerdeyse bunun yarısına tekabül etmekte. Eğer böyle bir fark varsa, ki bu da yüzde yüze tekabül etmektedir, bu durumda devletin geliştireceği göçmen politikası daha başından beri çökmeye mahkumdur. Zira, bu konuda getireceği çözüm bir milyona dönük iken, geriye kalan 1 milyona aşkın kişi ise, devletin göçmenler için geliştireceği bir takım haklardan yoksun kalacağı anlamına gelir.
TÜRKİYE GÖÇÜN ALTINDA EZİLDİ
İHD, TİHV, SES, TTB, Af Örgütü gibi kuruluşlar, Türkiye’nin bir an önce göçmen politikasını oluşturmasını istemektedirler. Türkiye, göçmenler konusunda uluslararası sözleşmeler imza atmasına karşın, 90 yıldır ne bir “mülteci”, “sığınmacı” ya da “yabancılar” statüsündeki göçmenlere yönelik, ne de bu konuda yapacaklarına dönük hazırlık yapmışlığı yoktur.
Bu sivil toplum kuruluşlarına göre, şu ana kadar zorla yerinden edilip de Türkiye’ye gelen göçmenler karşısında, Türkiye’nin bu göç altında ezildiğini belirtmektedirler.
Aslında pek de haksız değiller. İş siyasi çıkara geldiğinde her türlü imkanlar seferber edilirken, harıl harıl seçim anketleri yaparak oranlar tespit edilirken, göçmenlere dönük ne bir anket, ne bir sayım yapılmış, ne de bir göçmen haritası çıkarılmıştır.
SIĞINMACI SAĞLIĞI
‘Sağlık’ denildiğinde ilk akla gelen fiziksel rahatsızlıktır. Oya dünya, sağlık konusunda çok daha farklı bir algı içindedir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sağlık kavramını kullanırken, “sadece hastalık hali ya da mikroplardan korunmak demek değil, bir bütün olarak fiziki, ruhi ve sosyal açıdan iyi olma hali” olarak görüyor.
Yerinden edilen kişi veya kişiler bulundukları yeri terk ettiklerinde, sadece bedenleriyle bir yere gitmiyorlar, giderken beraberlerinde tüm ihtiyaçlarını; sağlık ihtiyacı, barınma ihtiyacı, beslenme ihtiyacı sosyal, kültüre vb. ihtiyaçlarıyla gitmektedirler. Türkiye’de hali hazırda bir göçmen politikası oluşturulamadığından, ne doğru dürüst kampların kurulması ve göçmenlerin bu kamplara yerleştirilmesi, ne de genel ihtiyaçlar çerçevesini sağlanabilmiştir.
Örneğin, Suruç’a 50 bin göçmenin son dönemlerde geldiğinden söz edilir veya Reyhanlı’daki göçmenler. Ancak göçmen sayısı ilgili yerin demografik yapısını etkilerken, buna uygun yeni kurumsal ayakların özelliklede sağlık alanında yeniliklerin getirilmesi gerekir. Oysa ilgi sivil toplum kuruluşlarının anlatıldıklarına bakılırsa, Suruç ve Reyhanlı’da hastahanelerdeki doktor, hemşire veya diğer ilgili personel sayısı, göçmen sayısının artışına rağmen sabit tutulmuştur.  Başlangıçta ilgili hastahaneler veya personeller ilçe sakinlerinin temel ihtiyaçlarına dönük konumlandırılmıştır. Fakat yerinden edilen birçok kişi gelince gözle görülür bir nüfus artışı gerçekleşir. Buna bağlı olarak da hastahane sayısı ve görevli personel sayısınında paralel olarak artırılması zorunludur. Ancak orada incelemlerde bulunan sivil toplum örgütleri doktor, hemşire ve diğer personel sayısında hiçbir değişimin olmadığından söz etmektedirler.
Türkiye’nin bu konuda en hızlı bir şekilde reel bir politika geliştirmesi kaçınılmazdır. Aksi takdirde Türkiye’yi hem yeni göç dalgaları bekliyor, hem de yeni toplumsal bunalımlar. Bunun tek çözüm yolu, bir an önce ara yöntemler yerine daha stratejik ve kökten çözümlerin geliştirmesiyle ancak mümkün olabilir.

Demokrat Haber-Eyüp Demir
26.10.2014
BASINDAN: 

ANKARA (DİHA) - Sivil toplum kurumları Türkiye'deki sığınmacıları zor koşular da yaşadığını belirterek, devletin buna göz yumduğunu ve görevini yerine getirmediğini belirtti. 

Aralarında Türk Tabipler Birliği (TBB), Sağlık Emekçileri Sendikası (SES), Uluslararası Af Örgütü ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı, İHD'nin bulunduğu Sivil Toplum Kurluşları TÜM BEL-SEN Genel Merkezinde düzenlediği, "Türkiye de göçmenlerin sağlık hakkı ve güncel durum" konulu panel düzenledi. Panelde konuşan İHD İzmir Şube Başkanı Mustafa Rollas,Türkiye'nin mültecilerin bireysel başvuru hakkın da çok yetersiz kaldığına değinip, "Geçici koruma diye bir şey çıkarmışlar ama hem kitlesel hem de bireysel mültecilerin durumuna misafir deyip geçiştiriyorlar" dedi.

Sivil toplum kuruluşları ve demokratik kitle örgütlerinin biran önce mülteci hakları konusunda harekete geçirmesi gerektiğine değinen Rollas, "Türkiye devleti bu konuda yetersiz, gerekenler yapılmıyor" şeklinde konuştu. Uluslararası Af Örgütü adına panelle katılan Volkan Görendağ, Türkiye'nin çok sayıda göç dalgasına maruz kaldığına değinerek, "Türkiye 1930 yılındaki İskan Politikası ile sığınmacılara bakıyor bu da yeni sorunların ortaya çıkmasına ve var olan sorunların çözülmemesine neden oluyor" dedi.


Cumhuriyet tarihinde 40 ile 50 bin arasında mülteci kabul edildiğini belirten Görendağ, "Türkiye'de bulunan sığınmacılar, mülteci kapsamına alınmamış durumda" dedi. AFAD kamplarına girilmesine izin verilmediğini belirten Görendağ, her herhangi bir şekilde kampların kontrol edilmediğini söyledi. Görendağ, tampon bölge yöneliminde bulunan Türkiye'nin kendi topraklarını koruyamadığını belirterek, "Türkiye önce kendi toprağındaki sorunları çözsün" dedi.

Suruç'tan yeni geldiğini ve oradaki izlenimlerini aktaracağını belirten SES üyesi Arzu Türkmen, "Suruç'ta yaşanan barınma, yiyecek ve diğer sorunlar karşısında devlet bütün yükü Suruç Belediyesi'ne yıkmış durumda ve devlet üstüne düşen sorumlulukları yerine getirmiyor"dedi. Suruç'ta hiçbir yerde olmayan bir durum ile karşı karşıya kaldığına değinen Türkmen, "AFAD kartı olmayan yurttaşlar Aile Hekimliğine gidemiyor"dedi.

Suruç'ta hastanelerde dil problemi olduğun belirten Türkmen, bu konuda tedbir alınmasını istedi. Devletin kamplarında evlilik adı altında kadınların satıldığını belirten Türkmen, "Bunun organize bir durum olduğunu döşünüyorum. Çünkü giriş çıkışlar devlet yetkililerin elinde" dedi.

(fb/kk) 


26.10.2014

22 Ekim 2014 Çarşamba

Geçici Koruma Yönetmeliği yayımlandı


Suriye’deki iç çatışmalardan kaçarak Türkiye’ye sığınan sayıları tahminen iki milyonu bulan Suriyeli mültecileri yakından ilgilendiren Geçici Koruma Yönetmeliği resmi gazetede yayınlandı. Türkiye, Suriye’den gelen mültecilere “Geçici Koruma Statüsü” verileceğini daha önce açıklamış fakat geçici koruma rejimi ile ilgili herhangi bir düzenleme yapılmadığı için bu statü ile ilgili belirsizlik yaşanıyordu.

Bu yönetmelik, 04.04.2013 tarihli 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanununun 91. Maddesi gereği yayımlanmıştır.


Kaynak: Uluslararası Af Örgütü