Mülteci

Mülteci

29 Kasım 2014 Cumartesi

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü ve Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi'nin  25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Haftası etkinlikleri çerçevesinde düzenlediği  “Türkiye Artık Göçmenler Ülkesi” panelinden notlar. 

Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü ve Kültür ve Siyasette Feminist Yaklaşımlar Dergisi 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Haftası etkinlikleri çerçevesinde 26 Kasım 2014 Çarşamba günü “Türkiye Artık Göçmenler Ülkesi” panelini düzenledi.
Panelin öncesinde Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST) Dansçıları’ndan Banu Açıkdeniz, Gülcan Küçük, Zilan Kaki; Tiyatro Boğaziçi’nden Aysel Yıldırım, BGST’li müzisyenlerden Rumeysa Çamderili’nin yer aldığı Ağaç/Dar adlı gösteri sahne aldı.
Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Salonu’nda gerçekleşen panele Hamiş Suriye Kültür Evi’nden Şenay Özden, Caritas Mülteci Servisi’nden Chiara Rambaldi, aktivist/yazar Nurcan Baysal ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Sağlık Meclisi’nden Zahide Daş konuşmacı olarak katıldı. Panelin moderasyonunu Kültür ve Feminist Yaklaşımlar Dergisi’nden Zeynep Kutluata yaptı.

Kutluata: İnsani dayanışma ön plana çıkarılmalı

Zeynep Kutluata konuşmasına Suriye’den gelen göçmenler üzerine sayısal veriler vererek başladı. Resmi rakamlarla bir milyon altı yüz bin göçmen ve mülteci olduğu söylenirken tahmini rakamların iki milyonun üzerinde olduğunu belirtti.
Üç yıldan beri süren bu savaşta Suriye’den ilk olarak gelen Sünni Arap göçmenlerin devlete bağlı AFAD kamplarına, daha sonrasında gelen Ezidi ve Kobanêlilerin belediye kamplarına, Ermenilerin Türkiye’deki tek Ermeni köyü olan Vakıflı Köy’e yerleştiğini, buralardan hiçbirine yerleşemeyen çok sayıda göçmeninse Türkiye’nin birçok iline dağıldığını anlattı.
Bu süreçte göçmenlere bakış açısının ırkçı ve kutuplaştırıcı bir yola girdiğini belirtirken, göçmenlere karşı artan her türlü ırkçılığın ve cinsiyetçiliğin karşısında insani dayanışmanın ön plana çıkarılmasının öneminden söz etti.

Özden: Suriyeli göçmenlere dair insan hakları temelli söylem gelişmedi

Şenay Özden konuşmasına Türkiye’de göçmenlik ve mülteciliğin hukuksal boyutlarını anlatarak başladı.
1951 Cenevre Sözleşmesi’nin ve 1967 Protokolü’nün imzacısı olan Türkiye’nin hala coğrafi kısıtlamalar doğrultusunda Avrupa dışındaki coğrafyalardan gelen göçmenlerin mülteci statüsünde değerlendirilmediğini açıkladı.
Türkiye’deki üç farklı mültecilik uygulaması üzerine konuşan Özden; birinci kategoride Avrupa’dan gelen mültecilerin, ikinci kategoride Avrupa dışından gelen ve üçüncü bir ülkeye geçene kadar Türkiye’de uydu kentlerde bekleyen şartlı mültecilerin, üçüncü kategorideyse ülkelerine dönme durumunda hayati tehlikesi olan göçmenlerin bulunduklarını anlattı.
Özden, Türkiye’ye gelen Suriyelilerin bunların hiçbirine dahil edilmediğini ve Suriyelilere kitlesel sığınmacı gözüyle bakıldığını ifade etti. Fakat geçtiğimiz Ekim ayıyla beraber çıkan bir genelgeyle Suriyeli sığınmacılar için Geçici Koruma Kanunu’nun yürürlüğe girdiğini belirtip bu statü altında Suriye vatandaşlarının, vatansızların ve mültecilerin bu kapsama girebildiğini söyledi.
Sivil siyasetin konuya müdahil olmasıyla olumlu karşılanan bu genelgenin, ne zamana dek, hangi koşullar altında sürdürüleceği veya sonlandırılacağının belirtilmemesininse sorun yarattığını söyledi.

Hiyerarşik yaklaşım sorunu

Bunun dışında Antep’teki saha çalışmalarından gözlem ve deneyimlerini aktaran Özden, artan ırkçılık ve şiddet ortamından bahsetti. Özellikle Anteplilerin göçmenlere karşı misafir olarak baktığını ve bunun ırkçı birtakım tepkilere yol açtığını söyleyen Özden, bu yüzden göçmenlere karşı insan hakları temelli bir yaklaşımın geliştirilemediğini anlattı.
Şehrin merkezine uzak, tecrit ortamının ve iş bulma olanaklarının kısıtlı olduğu kamplardan bahseden Özden, Suriyeli göçmenlerin de bu kamplarda yaşamak istemediklerini belirtti. Göçmenlerin de şikayetlerine değinen Şenay Özden, Suriyelilerin özellikle Türkiye’deki insanların mezhepçi ve hiyerarşik yaklaşımlarından şikayetçi olduklarını belirtti.
Türkiyelilerin Suriyelilere mezhepleri üzerinden sınıflandırması ve yine Türkiyelilerin yardımcı olmak isteseler dahi kurdukları ilişkide Suriyelilere acıyarak yaklaşmalarının bir hiyerarşi yarattığını anlattı.

Rambaldi: Sığınmacılar kalabalık evlerde yaşam sürüyor

Konuşmasına Caritas Mülteci Servisi hakkında kısa bir bilgilendirmeyle başlayan Chiara Rambaldi, Caritas’ın 1991 yılından beri mülteci ve göçmenlerin acil ihtiyaçlarını hiyerarşik bir ilişki kurmaksızın karşılamak için çalışan bir servis olduğunu söyledi.
İstanbul’daki göçmenlere dair deneyimlerini aktaran Rambaldi, Suriyeli, Iraklı, İranlı ve Afgan göçmenlerin kalabalık aileler olarak İstanbul’un birçok semtine dağıldığını söyledi.
Göçmenlerin karşılaştığı problemlerin bazılarını çalışma izni almanın zorluğu, kayıt dışı çalışma ve emek sömürüsü, özellikle kadınların cinsel tacize maruz kalması, insan ticareti, dil farklılığı sebebiyle kamusal alandaki ilişkilerin kısıtlı olması, bilgi eksikliği, sağlık ve eğitim hizmetlerine erişimin yetersiz olması olarak sıraladı.
Bu sorunların ortadan kalkabilmesi için dayanışma ağlarının ve hukuki desteğin önemine vurgu yapan Chiara Rambaldi, kadınlara ve çocuklara yönelik özel koruma kanunlarının çıkarılması ve sığınmacılara çalışma, kalıcı ikamet ve vatandaşlık hakkı verilmesi gerektiğini söyledi.

Baysal: Ezidiler ve Kobanêliler AFAD kamplarına gitmek istemiyor

Kobanê ve özellikle Ezidi kamplarından gözlemlerini aktaran Nurcan Baysal, öncelikle Zaho ve Duhak’ta Ezidiler’in  inşaatlarda, sokaklarda, okullarda veya köprü altlarında kötü koşullarda barındıklarını ve tek bir Birleşmiş Milletler (BM) kampı olduğunu anlattı. Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından Ezidiler’e kuru gıda ve ücretsiz sağlık hizmeti sağlandığını, ancak bölgenin bakabileceğinden fazla sayıda göçmen olmasının kötü koşulların üstesinden gelinememesine sebep olduğunu söyledi.
Konuşmasına Türkiye’deki Ezidi kamplarının durumlarını anlatarak devam eden Baysal, küçük bir oranda olsa Şengal’e geri dönen veya akrabaların yanına giden Ezidiler olduğundan rakamsal değerlerin değişken olduğunu ifade etti.
Midyat’taki Ezidi kampı haricindeki kampların bölge belediyeleri tarafından idare edildiğini ve özellikle küçük belediyelerin maddi gücünün yetersiz olması sebebiyle kampların nispeten daha büyük bütçeli belediyeler altında birleştirilmeye çalışıldığını söyledi.
Kamplardaki sosyal yaşamdan da bahseden Baysal, kamplara dışarıdan hazır yemek getirmek yerine kampların içinde kurulan mutfaklardan,  kadın ve çocuk çalışmalarının kurulmasından ve sivil toplum kuruluşlarının (STK) bu ortama artan dahiliyetinden bahsetti.

Ezidiler için ekolojik köy planı

Ardından Kobane kamplarına dair gözlemlerini aktaran Baysal, Suruç’un her yerinde Kobane’den gelenlere rastlanabildiğini ve sığınmacıların devlete güven duymadıkları için AFAD kamplarına gitmek istemediklerini söyledi.
Ezidiler’in de yaşadıkları katliamın ardından Müslümanlara karşı duydukları güvensizlik sebebiyle yine AFAD kamplarına gitmediklerini anlattı. Ezidiler’in şuanda Şengal’e dönmek istemediklerini ve mümkünse Avrupa’ya çıkmak istediklerini belirten Baysal, Kürt Siyasal Hareketi’ninse Ezidi kültürünün yok olmasına engel olmak için Ezidileri bir arada tutmak istediğini ve mümkün olduğunca Şengal’e geri göndermek istediğini, yine bu amaçla Türkiye’deki eski Ezidi köylerini yeniden yerleşime açarak veya yeni ekolojik köyler kurarak Ezidiler’in oralara yerleştirilmesinin planlandığını ifade etti.
Kamplardaki eksiklikleri de çadır ihtiyacı, sosyal çalışmalar, eğitim, izolasyon malzemeleri ve psikolojik destek olarak sıralayan Baysal, yurtiçi ve yurtdışı yardım kampanyalarının desteklenmesi ve buradaki durumun rapor haline gelmesi gerektiğine vurgu yaparak konuşmasını bitirdi.

Daş: Göçmen kadınlar amatör sağlıkçılar oldu

Zahide Daş Suruç’ta kurulan çadır kentlerden ve çadır kentlerde halen devam eden çeşitli poliklinik ve sağlık hizmetleri hakkında bilgi verdi.
Poliklinik hizmetlerinin koruyucu ve tedavi edici hizmetleri kapsadığını belirten Daş, ilk göç dalgasıyla beraber Suruç Devlet Hastanesi’nde de Sağlık Emekçileri Sendikası, Türk Tabipleri Birliği ve Demokratik Toplum Kongresi Sağlık meclisi üzerinden gönüllü olarak çalışmaya başlayan özellikle cerrahi ekipler olduğuna değindi.
Kamplardaki fiziki koşullardan da bahseden Zahide Daş, beslenme yetersizliğinin ve hijyenik olmayan ortamların önemli sorunlardan bazıları olduğunu ifade etti.
Çadır kentlerde oluşturdukları sağlık komitelerini ve kadınlarla yaptıkları sokak toplantılarını anlatan Daş, sokak toplantıları sırasında çadır kentin sakinlerinden oluşan bir sağlık meclisi yaratmak için özellikle kadınlardan oluşan amatör sağlıkçılar grubu kurduklarını söyledi.
Yeni doğan sayısının fazla olduğuna da dikkat çeken Zahide Daş, birçok annenin sütü kesildiğinden bu çadır kentlerin özellikle proteinden zengin gıda desteğine ihtiyaç duyduğunu vurguladı.

Soru-cevap

Panelde konuşmacıların ardından izleyicilerin sorularına yer verildi.

Geçici koruma statüsü ve mülteci farkı

“Geçici koruma statüsü ve mülteci statüsü arasında ne gibi farklılıklar var? Geçici koruma altındakiler ne gibi hizmetlerden faydalanıyor?” şeklindeki soruya Şenay Özden’in cevabı şöyle oldu:
“Geçici koruma altında olanları düşündüğümüzde ilk olarak kamp dışında kalanlara hükümetten hiçbir yardım yok ya STK’ların yardımıyla ya da tamamen kendi başlarına kalıyorlar. Sağlık hizmetlerine katılım konusundaysa sadece geçici koruma altındakiler Türkiyelilerin ödediği bir tedavi parası ödeyerek tedavi olabiliyor, çocuklar devlet okullarına kayıt olabiliyor ancak bu aynı zamanda bir anadilde eğitim sorununu beraberinde getiriyor ve son olarak bir Suriyeli yurtdışına çıkmak istediğinde izin almak zorunda kalıyor.”

Göçmenlere çalışma izni

Bir başka soruysa işsizliğin bu kadar yüksek olduğu bir ülkede göçmenlere verilecek bir çalışma izni acaba bir istihdam garantisi yaratabilir mi üzerineydi.
Şenay Özden bu soruya, Antep’te artan göçmen sayısıyla beraber çeşitlenen hizmet sektörlerinden ve iş imkanlarından bahsedip ekonomiyi tek yönlü ve işsizlik yüzdesi üzerinden anlayamayacağımız yorumunu yaptı.

Kamplardaki kadınlar

Kürdistan bölgesindeki Ezidi ve Suruç kamplarında kadın örgütlerinin nasıl faaliyetler gösterdiklerine dair soruyu Zahide Daş ve Nurcan Baysal cevapladı. İkisinin de değindiği nokta bölgede çalışan kadın örgütlerinin diğer bütün yerel STK’ların olduğu gibi gelen göçmen sayısına kıyasla sınırlı sayıda olduğu üzerineydi.
Fakat genel olarak kadın örgütlerinin Kürt bölgelerinde Ezidi ve Kobanêlilierin kaldıkları kamplardaki kadınlarla sokak toplantıları ve eğitim çalışmaları düzenlediklerini belirten konuşmacılar, bunun ataerkiyle çeşitli karşılaşma ve kırılma noktaları yarattığından bahsetti. (BÜ-RB/ÇT)

18 Kasım 2014 Salı

TÜRKİYE'DE GÖÇMENLERİN SAĞLIK HAKKI VE GÜNCEL DURUMU


 25 Ekim 2014 tarihinde düzenlediğimiz panele konuşmacı olarak katılan Mustafa Rollas (İHD), Volkan Görendağ (U.Af Örgütü), Hande Arpat (TTB), Sezai Berber (TİHV) ve Arzu Türkmen (SES) göç ve mültecilerle ilgili çalışma yürüttükleri alanlarda elde ettikleri verileri bizlerle paylaştılar.

 Türkiye'de mültecilik ve sığınma hakkıyla ilgili genel bir değerlendirmede bulunan Mustafa Rollas(İHD), Türkiye'nin tarihsel olarak varış ülkesi haline geldiğini belirtti.


Türkiye tarihsel olarak göçmenler için bir varış ülkesi olmuştur.
 "Türkiye'de son dört yıllık kitlesel göç hareketiyle birlikte bu sorun görünürlük kazanmıştır. Türkiye tarihsel olarak hep bir varış ülkesi ve transit geçiş bölgesi olmuştur. Dolayısıyla göç olgusu ya da sığınma olgusu Türkiye'ye yabancı bir konu değildir. Darbe süreçlerinde ise göç veren bir ülke konumunda olmuştur. Ancak her dönemde coğrafik yapısı nedeniyle göç alan dolayısıyla bir varış ülkesi olma niteliği taşımaktadır."

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu
"2013'te Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu çıkarılana kadar Türkiye'de çok kapsamlı bir göç politikası ya da göç mevzuatı yoktu. 2014'te tüm maddeleri ile birlikte yürürlüğe girebilecek şekilde bir yasa çıkarıldı. Bir anlamda bu alandaki mevzuat boşluğunu doldurmuş durumdadır. Mevzuat boşluğunun dolması Türkiye'nin göç ve mültecilik konusunda her şeyi yaptığı anlamına gelmiyor, ama önemli bir eksikliği gidermiş oluyor. Uzun bir süre genelgelerle idare edilen bir konuydu. Daha çok idari tasarrufla idare ediliyordu ve tasarruflar da bu insanların sorunlarına cevap vermekten çok uzaktaydı. 2013'te çıkarılan bu kanunla birlikte göç ve mülteci sorunuyla karşılaştığımızda adres olarak görebileceğimiz ve başvurabileceğimiz bir kanun sunuldu."

Türkiye'nin Cenevre Sözleşmesine karşı çekincesi var.
 " Türkiye, Avrupa Konseyi ülkelerinden ya da Bakanlar Kurulunun kararı ile Avrupa ülkesi sayılan bir ülkeden gelenleri mülteci statüsünde kabul ediyor. Kapsamı ciddi anlamda daraltan bir yasadır. Yasanın ihtiyaçlara cevap vermeyeceğinin farkına varılması üzerine yasaya alternatif maddeler eklendi. 
1.Mülteci
2. Şartlı Mülteci
3.İkincil Koruma
4.Kitlesel göç hareketiyle gelenler için geçici koruma
"Dört başlık altında statüler belirlendi. Aslında tümünü tek bir başlık altında toplamak mümkündü. Ancak Türkiye 1951'de koyduğu coğrafi çekinceyi bu yasada korumaya devam ederek bu durumun yaratabileceği sakıncaları giderebilmek için şartlı mülteci, ikincil koruma ve geçici koruma gibi ibareler ekledi."

Türkiye bu süreci 2013'te çıkarılan yasayla birlikte teşkilatlanma süreci olarak gördü.
"Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün kurulması kararı alındı. Genel müdürlük merkezi ve taşra teşkilatı olmak üzere örgütlenecekti. Göç Danışma Kurulu ya da Göç Politikaları Kurulu gibi kurullar var. Ancak bu kurulların toplanıp toplanmadığı ya da ne karar aldığı henüz belli değil. Buna bağlı olarak geçici kurullar ve çalışma kurulları kuracaklardı. Şu ana kadar Göç Danışma Kurulu denen, göç alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin de dâhil oldukları bir danışma kurulu oluşturma çabası vardı. Danışma kurulu yasada yer almasına rağmen, hatta kurulun çalışma takvimine rağmen herhangi bir toplantı yapılmış değildir. Yasanın birçok atıf yaptığı yönetmeliklerin çoğu çıkarılmadı."

Koordinasyonsuzluk problemi ve etkin politikaların üretilememesi
"Bu coğrafya her ne kadar misafirperveriz, herkesi kucaklarız dese de kültürel, sosyal ve ekonomik olarak yabancı olgusunu kendi içerisinde entegre edebilecek politik bir koordinasyondan yoksun olduğu için ciddi problemlere gebe bir coğrafyadır. Bunu Suriye meselesinde çok açık bir şekilde gördük."

Hak İhlallerinin Olabileceği Kaygısı
" Yabancıların barındırılacağı geri kabul merkezleri, idari gözetim merkezleri, geçici koruma statüsündeki mülteciler için kamplar var. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün izniyle buraların ziyaret edilebileceği şeklinde düzenlemeler var. Baroların adli yardım hizmeti sunması gibi yasada düzenlemeler var. Kendi vatandaşına dahi hak ihlalleri işleyebilecek bir potansiyele sahip bir ülkeyken, bir yabancıya karşı hukuk ve sınır tanıma çizgilerinin daha esnek olabileceği bir ülke gerçekliğimiz var. Bu nedenle sendikaların, sivil toplum örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin mülteci alanına çok ciddi bir eğilim göstermesi gerekmektedir."

Hak Savunuculuğu Yapan Örgütlerin Yetersizliği
"Uluslararası örgütlerin ilgisinin içerdeki örgütlerde yeteri kadar karşılık bulmadığını ve bu alandaki çalışmaların yetersiz olduğunu düşünüyorum. Mesela bizim derneğimiz İnsan Hakları Derneği hala bu alana ilişkin uygun bir donanıma kavuşmuş değil. Hak savunuculuğu yapan örgütlerinin eksikliğinin yanı sıra bu alandaki ihtiyaç temelli örgütlenmelerin bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor. Alandaki örgütlenmeler daha çok dini ve islam temelli örgütlenmelere bırakılmıştır. Özellikle son dönemdeki hükümet politikaları sebebiyle, İHH endeksli bir yardım faaliyetine bu alan terk edilmiş durumdadır. Hükümetlerin politikalarına teslim olmuş örgütlenmelere alan bırakılmıştır."

Uluslararası Af Örgütü'nden Volkan Görendağ, Türkiye'de sığınma sistemi ve hukuku üzerine açıklamalarda bulundu.

Osmanlıdaki göçler bir kenara bırakılacak olursa Cumhuriyet tarihinin kuruluşundan itibaren Türkiye pek çok göç dalgası ile karşı karşıya kalmıştır.
" Bu göçlerin her birinin niteliği farklı ve kendine özgü koşulları var. Kısaca değinmek gerekirse, 1960'a kadar genellikle mübadele dediğimiz nüfus değişimi üzerinden Türkiye dışarıdan göç almıştır. Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve Romanya'dan yaklaşık 1,5 milyon Türk soylu insan Türkiye'ye gelmiştir. Bazı kaynaklarda mülteci olarak geçmesine rağmen günümüz mevzuatı dışında tutuldular çünkü onlar Türk soyluydu. Türkiye'nin irtica politikasının temelinde Türk soylu olup olmaması çok belirleyici bir etkendi. Eğer Türk soyluysa, bütün mevzuat ve uygulama değişiyor. Türk soylu değilse günümüzde bahsettiğimiz mülteci mevzuatı devreye giriyor. Dolayısıyla 1960'a kadar neredeyse tamamı Türk soylulardan oluşan bir göçten bahsediyoruz. Onlar zaten özel kanunlarla vatandaşlığa alındılar."
"1960'tan sonra karakteri biraz daha değişmiş göç dalgaları ile karşılaşıyoruz. Türkiye mevzuatında da dönüm noktası olan 1988'teki Halepçe Katliamı hepimizin hafızasındadır."

Halepçe Katliamı
"1988'teki Saddam rejiminin bu katliam girişimi binlerce insanın İran ve Türkiye sınırına doğru göç etmesine sebep oldu. Yaklaşık 100.000 kişi Türkiye sınırına geldi."

Bulgaristan'dan gelen göç dalgası
"Bulgaristan'da Türk kökenlilere karşı çok ciddi insan hakları ihlalleri başladı ve Bulgaristan'dan 400.000'e yakın Türk soylu Türkiye'ye 1989'da göç etti. Bu da toplu göç akınlarından birisidir."

1991 Körfez Savaşı
Halepçe katliamından 3 yıl sonra 1991'de Körfez Savaşı patlak verdi. Irak Kürdistan'ında yaşayan insanlar yeniden bir Halepçe katliamı yaşama korkusuyla henüz fiili bir tehdit olmadan Türkiye sınırına akın ettiler. Yaklaşık 500.000 kişinin Türkiye sınırlarına doğru akın ettiği söyleniliyor.

Suriye'deki İç Çatışmalar ve beraberindeki göç dalgası
"2011 yılında başlayan Suriye'deki " Arap Baharı" ya da diğer hareketlerden etkilenip iç yönetimi değiştirme amacıyla başlayan iç çatışmalar sebebiyle bugüne kadar yaklaşık 2 milyondan bahsedilen bir göç dalgasıyla karşı karşıyayız. Türkiye ilk defa bu kadar büyük bir göçle karşılaşıyormuş gibi konuşuyoruz, ama bahsettiğimiz yüz binlerce insan aynı şekilde Türkiye'ye toplu akın hareketinde bulunmuşlardı."

Mevzuatla İlgili Dönüm Noktası
"Halepçe Katliamına geri dönmek istiyorum. Mevzuatla ilgili dönüm noktası oldu. Türkiye 1930'lu yıllarda çıkardığı çok fazla ırkçılık ve Türkçülük içeren, zorla göç etmeye ve sosyolojik faciaya neden olan ´İskân Kanunu´ ile bu konuları ele almıştı. Türk soyu kavramının göç politikalarında baskın olmasının bir sebebi de bu İskân Kanunu çerçevesinde göçlerin ele alınmasıdır.1988'de ve 1991'teki Körfez Savaşıyla birlikte Kürtler sınıra gelene kadar Türkiye bu konuda mevzuat yapma gereği hissetmemişti. Peki, Türkiye bu göçe nasıl karşılık verdi? Türkiye bu insanları sınırlarının içerisine almama kararı aldı. Sınıra gelen insanlara ateş edildi, sınırlar kapatıldı. Sadece bu sınırı kapatmadan dolayı onlarca insanın öldüğü rapor ediliyor. Uzun bir süre orada bekletilen Kürtler daha sonra Türkiye'nin bugün de gündeme getirdiği güvenli tampon bölge formülüyle, Kızılay ve diğer uluslararası örgütlerin desteğiyle Irak sınırına kurduğu kamplarda geçici olarak barındılar. Sınırın içine almak konusunda çok ciddi engellerin çıkarıldığını biliyoruz. "

1994 Yönetmeliğinden günümüze
"Türkiye göç edenlerin iş ve işlemlerine ilişkin bir yönetmelik hazırladı, çok kötü bir yönetmelikti. Birçok insan hakları ihlaline zemin hazırlayan bir yönetmelikti. Neyse ki 2013'teki mevzuat değişikliğiyle ortadan kalkmış oldu. İlk kez 2010 yılında Türkiye AB sürecine uyum çerçevesinin de etkisiyle göçe kapasite hazırlığına girişti. Yaklaşık 3-4 yıl süren bir çalışmadan sonra Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nu çıkardı. Bu kanunun içeriğinde sadece göç ve mülteci konusu yoktu. Bütün yabancılarla ilgili pasaport işlemleri, vize işlemleri, çalışma izni işlemlerinin tümü bu yasanın içindeydi. Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün kurulması da bu kanunla gerçekleştirildi. Bu kurumun belki ismini duymuyorsunuz, ama Kobane'den, Halep'ten, Şam'dan kaçıp gelen göçmenlerin birincil muhatabı, birincil sorumlusu olan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'dür. Henüz kendi kapasitesini oluşturmadığı için (onların ifadesiyle)  bir aktör olarak sahada görmüyoruz. Hepinizin bildiği gibi daha çok AFAD bu işlemleri yürütüyor, kamp yönetimlerini yapıyor."Bu kanunla birlikte ne yazık ki coğrafi sınırlandırma korundu. Bu ne demektir? Türkiye, sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerinden gelenleri mülteci olarak kabul ediyor. Şu ana kadar Türkiye 40-50 kişiye mülteci statüsü vermiştir.
"Coğrafi sınırlandırma nedeniyle Türkiye hukuken mülteci kabul eden bir ülke değildir. Dünyada vatandaşlıktan sonra en fazla koruma sağlayan statülerden birisi mülteci statüsüdür. Türkiye şu anda Avrupalılar dışında kimseye mülteci statüsünü vermek istemiyor. Türkiye'ye Avrupa Birliği ülkelerinden ya da Avrupa Konseyi ülkelerinden insan hakları ihlalleri nedeniyle Türkiye'ye gelip başvuracak insan sayısı çok azdır. Rusya bu ülkelerden birisi olabilir. Azerbaycan gibi Avrupa Birliği sınırları içersinde olmayan, ama Avrupa Konseyi üyesi ülkeler olabilir. Avrupa dışından birisi beş kriter çerçevesinde zulüm yaşamışsa ve Türkiye'ye gelmişse, onlara şartlı mülteci statüsü veriliyor. Oradaki şart 1951 Cenevre Sözleşmesi'ne koyduğu çekinceden dolayıdır. Biz her fırsatta insan hakları örgütleri olarak Türkiye'nin artık bu sınırlamayı kaldırmasını talep ediyoruz çünkü sığınma hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde tanımlanmış en temel haklardan biridir, tıpkı yaşama hakkı gibi. "

Suriye'deki iç savaş sonucunda ortaya çıkan insanlık dramından pek çok ülke sorumludur ve bunun yükümlülüğünü üstlenmelidir.
"Suriye olayına gelmeden önce yüz binlerce insan Avrupa dışından Türkiye'ye geldi. Birleşmiş Milletler aracılığıyla mülteci kabul eden üçüncü bir ülkeye gönderiliyordu. Amerika, Kanada ve bazen Avrupa ülkeleri oluyordu. Bu sistem çökmüş durumdadır çünkü şu anda yüz binin üzerinde bu şekilde bekleyen insan var. Kobane'den, Suriye'den gelenler göz önünde, ama Afganistan'dan, Pakistan'dan, İran'dan ve Irak'tan gelenler çok daha görünmez durumdalar. Bahsettiğimiz irtica sistemi içindeler. 2010'dan önce bu konu hakkında çalışmalar yürüttük. 2011'den sonra Suriye'den çok büyük bir göç dalgası başladı. Her gün yüzlerce insan sınıra geldi ve Türkiye açık kapı politikası uyguladı. Bu desteklenecek bir açıklamaydı çünkü Esad rejiminin yaptığı o dönemde çok büyük insan hakları ihlalleri vardı. Şehirleri bombalıyordu, siviller zarar görüyordu. Uluslararası camianın Türkiye'ye destek olmasıyla ilgili çağrı yapılıyordu. Amerika'dan Rusya'ya kadar herkes Suriye üzerinde kendisini söz hakkı sahibi olarak görüyor. Suriye üzerine ahkâm kesen ülkelerin tümü bu ortaya çıkan insanlık krizinde sorumluluk sahibidir. Fakat bütün göç hareketlerinde gördüğümüz gibi ülkeler o işin sadece petrolüyle, yer altı kaynaklarıyla ve yönetimiyle uğraşıyorlar...Avrupa ülkeleri çok komik sayıda Suriyeliyi ülkelerine kabul ediyorlar. Şu anda Avrupa Birliği ülkelerinde isteğiyle ya da isteği dışında yaklaşık yüz bin Suriyelinin olduğundan bahsediliyor, ama Ürdün, Lübnan ve Türkiye gibi komşu ülkeler milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapıyorlar. Kim bu insan hakları ihlalinin ortaya çıkmasına sebep olduysa, insani sorumluluğunu da hukuki ve insani olarak yerine getirmekle yükümlüdür."

Tampon Bölge Meselesi
"Son iki yıldır Türkiye politika değişikliğine gitti. Türkiye, sadece pasaportu olanları içeri alma kararını aldı. Vizesiz giriş mümkün olduğu için pasaportu olanlar Türkiye'ye alındı. Pasaportu olmayanların kapasitenin doldurulması nedeniyle sınırdan içeri alınmayacağı açıklandı. Türkiye sınırına yakın yerlerde bir kısmı ÖSO'nun bir kısmı IŞİD'in kontrolündeki barınma merkezlerinde yaşamak zorunda kaldılar... Türkiye sınırındaki mülteci kampları bombalandı. Onlarca, yüzlerce insan hayatını kaybetti ve bu risk her zaman devam edecek. Eğer uygulamaya geçerse bugünlerde bahsedilen tampon bölge de aynı risk altında olacak. Türkiye tam tersine bir uygulamaya geçmeye hazırlanıyor. Kendi sınırı içerisinde güvenli bölge oluşturma gibi bir politikaya geçiyor. Bu ne demek? Türkiye'nin sınırında askeri bölge olarak ayrılan yerlere mülteciler yerleştirilecek. Bırakın güvenli bölgeyi ve mülteci kamplarını, şu anda şehir merkezlerine havan topları, bombalar ve mermiler geliyor. Suriye tarafından yanlışlıkla ya da kasten atılan bombalar nedeniyle siviller hayatlarını kaybetti. Bu politikanın uygulanması, hayata yansıması mümkün değildir. Sınırın sıfır noktasına bu insanları biriktirip onların güvenliğini sağlamanın mümkün olmadığını ve çok ciddi boyutlarda katliam potansiyeli taşıdığını belirtmek gerekir."
Suriyelilerin dört yıl içinde kayıt altına alınamaması, haklar tanımlanırken sonuna -abilir/-ebilir gibi ifadelerin konulması nedeniyle bu hakların uygulanmasının bölgedeki görevlilerin inisiyatifine bırakılmasını Volkan Görendağ eleştirmektedir. Ayrıca Görendağ, AFAD'ın yönettiği kamplara girebilmek için üç bakanlığın müştereken kararının alınması şartına karşı çıkmaktadır.
Paneldeki diğer konuşmacılardan birisi olan Türk Tabipleri Birliği'nden Dr. Hande Arpat, sığınmacıların sağlık hakkı ve güncel durumları hakkında bilgi verdi.
Sağlık penceresinden bakıldığında göç bir alt üst oluştur.
"Türkiye'yi özelinde konuşacak olursak tarihi boyunca yeterince güçlü olmayan bir sağlık sistemine sahip olan bir ülkedir. Kitlesel göçler, özellikle kayıt tutulamayan göçler söz konusu olduğunda koruyucu sağlık hizmetleri başta olmak üzere sağlık hizmetleri etkinliğini yitiriyor."

Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar göçlerden en fazla etkilenen nüfus kesimini oluşturuyor.
"Türk Tabipleri Birliği'nin geçmiş yayınlarını taradım. Öne çıkan çok çarpıcı iki tane örnek var. Göç beraberinde yoksul bırakılmış nüfus kesiminin ve zaten zayıf olan sağlık hizmetlerinin bir araya gelişleri sonucunda yakın tarihimizde şu vakaların görülmesine yol açmıştır:
1996'da Güneydoğu'da kitlesel göç döngüsünün etkisiyle bütün Türkiye'deki sıtma vakalarının yüzde 73'ü Diyarbakır'da görülmüştür. Bu asla tesadüf olamaz, biz bunu tesadüf olarak görmüyoruz. Aynı şekilde Diyarbakır'da 1990'da görülen kolera vaka sayısı 1994'te üç katına çıkıyorsa biz bunu tesadüf olarak görmüyoruz.1990'larda Lice Devlet Hastanesi'nin uzun süre kapatıldığını görüyoruz. Sağlık hizmetlerinin sunumunun engellendiğini görüyoruz."
"Bulaşıcı hastalıkların yanı sıra yetersiz beslenmeden uygun olmayan barınma koşullarına, temiz içme suyunun temin edilememesine, kanalizasyon sistemiyle ilgili sorunlara kadar hayata dair her şeyi sağlık penceresinden değerlendiriyoruz." Göç nedenli sağlık sorunlarının hepsi önlenebilirken bakın biz nelerle uğraşıyoruz?

Gönüllü hekim havuzunun oluşturulması
"Kızılay ve Sağlık Bakanlığı ile sürekli iletişim halindeyiz. İş birliği yapmamız gerektiğini söylüyoruz. Kitlesel göçü ne bizim ne de devletin tek başına sırtlayabileceğini düşünmüyoruz. Her iletişimimizde yardıma hazır olduğumuzu dile getiriyoruz. Sonuçla ilgili sunabileceğim olumlu bir tablo ne yazık ki yok. Örgütsel gücümüzü bu konuya aktarmış durumdayız. Gönüllü hekim havuzu oluşturduk. Bize geçici görevlendirme sağlamaları için bu listeyi bakanlığa sunduk. Arkadaşlarımızın bir kaç gün bölgede kalmasıyla göç dalgasını sırtlayamayız. Bir ay ya da iki ay geçici görevlendirme verilsin ki görevlendirmeler sistematize edilsin. Hala bu konuyla ilgili olumlu bir sonuç sunamıyoruz."
Dr. Hande Arpat, birincil basamak hizmetlerinin (aşı ve gebelik gibi), psiko-sosyal sağlık hizmetlerin merkezi örgütlenmesi gerektiğini ifade etti.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı'ndan psikiyatri uzmanı Sezai Berber, mülteci ve sığınmacıların psiko sosyal durumlarına ilişkin bilgi verdi.

Temel ihtiyaçlar, sonrasında psikolojik destek
"İnsanların temel ihtiyacını gidermeden, güvenlik sorununu çözmeden, tuvalet sorununu çözmeden ve elini yüzünü yıkayabileceği yer bulmadan, bu kişilere psikolojik destek verilemez. Önce temel ihtiyaçları konusundaki problemler çözülmelidir. Travma ve işkenceyle ilgili en önemli tanı post-travmatik stres bozukluğudur, ama bizim ülkemizde travma sürekli devam ediyor ve 'post' aşamasına geçemiyoruz. Temel ihtiyaçlar karşılanmadan psikolojiye havale etmek baştan savma bir yöntemdir."

Travmanın etkisi yüz yıllar sürecek.
"Kobane'den göçmek zorunda kalan kişilerle, çocuklarıyla ve torunlarıyla travmanın çalışılması gerekmektedir. Bu insanları göçe zorladılar, yerinden ettiler. Bazıları tecavüze uğradı bazıları çatışmanın ortasında kaldı. Bu insanların kendileri, çocukları ve torunları bunun etkisini belki yüz yıl sonra yine konuşacaklar."
Psikiyatri uzmanı Sezai Berber, ikinci bir travmaya yol açması nedeniyle sığınmacılara tutulamayacak vaatlerin verilmemesi gerektiğini belirtti. Sayın Berber, psikolojik anlamda özel projelerin geliştirilmesi, özellikle kadınlara ve çocuklara projelerde öncelik verilmesi gerektiğini belirtti.

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikasından Arzu Türkmen, kadın mülteci ve sığınmacıların sağlık hakkı ve acil ihtiyaçları hakkında konuştu.
 (Arzu Türkmen yaklaşık yirmi beş gündür Suruç'ta gönüllü sağlık çalışmalarını yürüttü ve panelden sonra Suruç'a geri dönerek çalışmalarına devam edeceğini açıkladı.Konuşmasında özellikle Suruç'ta yaşananlardan bahsederek gözlemlerini bizlere aktardı.)

Sağlıklı Barınma Koşulları Problemi
"Suruç'a gelen Kobane halkının çoğu kadın ve çocuktur. Sığınma en büyük problemlerden birisidir. Suruç Belediyesi küçük bir belediye ve 50.000'den fazla Kobaneli var. Bir takım şeyler yapılmasına rağmen Suruç Belediyesi pek çok konuda yalnız bırakılmış. Göç İdaresi'nin, AFAD'ın ve Birlemiş Milletlerin doğru düzgün hiç bir çalışması yok. Çadır alanlarında yaşanan kanalizasyon problemi gibi sorunları yasa Büyük Şehir Belediyesine bırakmış. Bu yüzden Suruç Belediyesi bu soruna müdahale edemiyor. İlk gittiğim günlerde dışarıda yaşayan birçok insan vardı. Şimdi yeni çadır kentlerin yapılmasıyla sokakta kalan kimse kalmadı, ama inşaatlarda, evlerin ambarlarında, camilerde ve taziye evlerinde hala çadır bekleyen birçok insan var."

Sağlık hizmetlerindeki sıkıntılar
" Çoğu kadın çocuklarıyla birlikte yalnız yaşıyor ve birçoğu da gebedir. Böyle olmasına rağmen birincil basamak sağlık hizmetleriyle ilgili hiç bir şey yok. O çocukların izlemi, gebelerin izlemi, aşıların yapılması gibi bir sürü sıkıntı var. Özellikle çadır kentlerde gönüllü poliklinik hizmeti yürütüyoruz. Beş tane suçiçeği vakası takip ettik, salgına da dönüşebilir. İshal vakalarının salgın düzeyinde olduğunu tespit ettik. Kendi baktığımız hastalara gönüllülerden gelen ilaçlarla tedavi edebiliyoruz. AFAD kaydı olduğu zaman hastanelerde muayene olabiliyorlar, fakat üç-beş gün önceye kadar eczanelerden ilaç alamıyorlardı. Bu sorunun çözülmesini sağladık. Suruç'ta diğer hiç bir yerde olmayan garip bir uygulama var. AFAD kaydı olsa bile aile hekimine gidemiyor. Mardin'de, Batman'da ve İzmir'de böyle değil, ama Suruç'ta aile hekimleri hiç bir Kobaneli'ye bakamıyor."
Arzu Türkmen, birincil basamağın sorumluluklarından olan korunma yöntemlerine kadınların ulaşamadığını ve sonucunda istenmeyen gebeliklerin meydana geldiğini belirtti.



15 Kasım 2014 Cumartesi

SES'in Çadır Kentlerde Yaşayan Kobanêlilerin Sağlık Sorunlarıyla İlgili Raporu


SES, Urfa’nın Suruç ilçesine DAİŞ saldırılarından dolayı göç eden yüz bine yakın insanı barındırmak için kurulan çadır kentlerdeki yaşam koşulları ve sağlık sorunları ile ilgili bir rapor yayınladı. Raporda, Kobanêlilerin kış koşulları nedeniyle ciddi sağlık sorunları ile karşı karşıya olduğuna ve acil ihtiyaçlara dikkat çekildi.
DAİŞ çetelerinin Rojava’nın Kobanê kantonuna saldırıları 60’ıncı gününü geride bırakıyor.
Saldırılardan dolayı Suruç'a yerleşen on binlerce kişi iki aydır kamplarda yaşıyor. Kış aylarının yaklaşmasıyla bölgedeki 100 binden fazla göçmen ciddi sağlık sorunlarıyla da karşı karşıya geldi.
KESK'e bağlı Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikası SES, çadır kentlerde yaşayan Kobanêlilerin sağlık sorunlarıyla ilgili bir rapor yayımlayarak, yaşanan sorunlara dikkat çekti ve çözüm önerilerinde bulundu.
Raporda, çadır kentlerde verilen sağlık hizmetleriyle ilgili olarak SES, Türk Tabipleri Birliği (TTB) ve Demokratik Toplum Kongresi (DTK) Sağlık Meclisi gönüllülerinden oluşan sağlık emekçileri ve sağlık öğrencilerinin Suruç Kobanê Koordinasyonu ile ortak çalışma içinde oldukları ve yerel yönetimlerin katkılarıyla hizmetlerini sürdürebildikleri bilgisi yer aldı.
Raporda, şehir merkezlerinde kurulan çadır kentlerin yanı sıra cami, taziye evleri, ambarlara ve boş dükkanlara yerleşen Kobanêlilerin, Suruç civarında 206 köye gönderildiğini belirtildi. AFAD'ın kurduğu çadır kentte sadece 5-6 bin arasında kişinin kaldığı tahmin edildiği belirtilen raporda, Urfa Valiliği tarafından koordine edilen çadır kente, SES görevlilerinin girişine izin verilmediği vurgulandı.
Raporda, Kobanê Çadır Kenti’nde kurulan 211 çadırda 228'i 0-3 yaş grubunda çocuk olmak üzere bin 500 kişi; Rojava Çadır Kenti’nde kurulan 110 çadırda 117'si 0-3 yaş grubunda çocuk olmak üzere bin 100 kişi;
Arîn Mîrxan Çadır Kenti’nde kurulan 440 çadırda 443'ü 0-3 yaş grubunda çocuk olmak üzere 3 bin 50 kişi;
Suphi Nejat Ağırnaslı Çadır Kenti’nde kurulan 40 çadırda ve buğday fabrikasına ait 3 ambarda 149'u 0-3 yaş grubunda çocuk olmak üzere bin 100 kişi;
Kader Ortakaya Çadır Kenti’nde kurulan 282 çadırda 393'ü 0-3 yaş grubunda çocuk olmak üzere 3 bin 156 kişi bulunduğu bilgisi yer aldı.
Raporda çadır kentler dışında ise Suruç etrafındaki 206 köye 965'i 0-3 yaş grubu çocuk olmak üzere 8 bin 100 kişi; Aligör merkezinde 278'i çocuk 2 bin 420 kişi, Suruç merkez mahallelerinde ise bin 653'ü çocuk 20 bin 100 kişinin tespiti yapıldığı bilgisi yer aldı.
Bölgede yaşanan en önemli sorunun yeterli su bulunamamasından kaynaklı hijyen sorunları olduğu vurgulanan raporda, yerel koordinasyonun bilgilendirmeleri üzerine sağlık hizmeti verildiği kaydedildi. Diğer ilçe ve kentlere göç edenlerle ilgili sağlıklı bilgiye ulaşamadıklarını açıklayan SES, çadır kentlerdeki yardımların yerel yönetimlerin ve bölge halkının desteğiyle yapıldığını raporlaştırdı.
Kış aylarının yaklaşması nedeniyle önceki aylarda toplanan yardımların mevsim koşullarına uygun olmadığı belirtilen raporda, çocuk bezi ve kışlık ihtiyacının acil olduğu, gönüllü çalışan ihtiyacı duyulduğu ifade edildi.
Raporda, devletin sağlık konusunda bir programı bulunmadığı, yürütülen sağlık hizmetlerinin Suruç halkının feragat ederek hastaneye girmemesi ve gönüllü sağlıkçıların sunduğu hizmetle sağlandığı belirtildi. Suruç ve Amed devlet hastanelerine Kobanêlilerin, gözaltı saldırıları ve cinsel taciz vakalarıyla karşılaştığı açıklanan raporda, AFAD'ın son günlerde Kobanêlileri kayıt altına alarak kimlik kartları çıkarttığı ifade edildi. Bu kimlik kartlarıyla sağlık hizmeti almak için hastanelere gidenlerin muayene olma şansını kazansalar da yüzde 20 katkı payı ve reçete başına 3 TL ödemek zorunda bırakıldığı da raporda yer aldı.
Çalışmalar sonrasında hazırlanan raporda şu öneriler yer aldı:
-Her çadır kent barındırdığı nüfus oranıyla bir kent özelliği taşımaktadır. Bu nedenle çadır kentlerdeki insanların toplumsal yaşama kolektif katılımı için meclisler oluşturulmalıdır.
-Çadır kentlerin çevresel şartlarının bir an önce düzeltilerek uygun yaşam alanı haline getirilmesi. Isınma, hijyen ve sağlıklı içme/kullanma su temini yapılarak hastalıkların önüne geçilmelidir.

-Mevsimin kış olmasından kaynaklı, başta kadın ve çocuklar olmak üzere kışlık kıyafet ihtiyaçları acilen giderilmelidir.
-Beslenme konusunda öncelikle gebe, emzikli kadınlar ve çocuklar için planlamalar yapılmalıdır.
-Tüm faaliyetlere ilişkin kamu ve gönüllü kurumların ortak organizasyonu sağlanmalı, devlet olanaklarını acilen kullanıma açmalıdır.
-Kobanê'de 2-3 yıldır süren savaş ve ambargo nedeniyle çocukların aşılarının yapılmadığı gözlemlenmiştir. Sağlık bakanlığı ve ilgili kurumlar bir önce aşı kampanyaları başlatmalıdır.
-Muayene ve tedavi önündeki tüm engeller kaldırılarak her türlü ilave ücret alımından vazgeçilmelidir. AFAD'ın eczanelerle yaptığı sözleşmedeki "kamp dışı" ibaresi çıkarılmalıdır. Kobanê halkı geri dönünceye kadar devlet hastanesine personel takviyesi yapılmalı ve nüfus yoğunluğu dikkate alınarak acil olarak ek poliklinikler açılmalıdır.
-Kobanêli doktorlarla yaptığımız görüşmelerde Kobanê'de 8-10 bin sivilin bulunduğu ifade edilmiştir. Bu sivillerin temel insani ihtiyaçlarının giderilmesi için insani yardımların önünün daha fazla açılması gerekmektedir. Yine sağlık yardımları içinde devlet duyarlılık göstermelidir.
-İlaç yardımları için Suruç'ta bulunan sağlık koordinasyonu ile irtibat kurularak gönderilmesi daha faydalı olacaktır.

ANF

4 Kasım 2014 Salı


‘Kazaların çoğu kayda geçmiyor’


Karadeniz açıklarında yaşanan tekne faciasının ardından yasadışı yollarla göç etmeye çalışan kişilerin durumu bir kez daha gündeme geldi. Kara ya da deniz yoluyla bir başka ülkede hayat kurabilmek umuduyla yollara düşenler birçok risk ve tehlikeyle başa çıkmak zorunda kalıyor.Uluslararası Af Örgütü Mülteci Hakları Koordinatörü Volkan Görendağ, benzer kazaların çoğunun kayıtlara dahi geçmediğini belirtti.
Görendağ, tekna facialarının sıklıkla yaşandığına dikkati çekerek, şunları dile getirdi:
“2010’a dek çoğu göçmen Ege Denizi’ni geçerek Yunanistan’a ulaşmaya çalışıyordu. 2012’deAvrupa araya duvar ördü. Yunan Sahil Güvenlik ve AB Sınır Güvenliği Birimi aynı yıl çok ciddi operasyonlar yaptı. Bunun sonucunda rotanın büyük bölümü Meriç nehri boyunca kara sınırına kaymış oldu. Yunanistan-Türkiye sınırına 10 kilometrelik bir tel örgü yapıldı. Benzer önlemler Bulgarıstan-Türkiye sınırında da alındı. 2012’den sonra tekrar geçiş güzergahı olarak deniz yoluna dönüldü. Sahil güvenlik birimleri ciddi sınır güvenlik operasyonları yapıyor. Bu nedenle daha riskli ve kötü koşullarda, radara yakalanmayacak küçük teknelerle denize açılıyorlar. Bu son kaza Karadeniz’de son dönemde en büyük çaptaki ölümlü vaka. Kazaların çoğu kayıtlarda bile yer almıyor. Kara sınırının kapatılmasıyla Ege’den ve Karadeniz’den Bulgaristan veRomanya’ya geçiliyor.”

Ege’de en çok Menderes’te

Ege Denizi açıklarında yaşanan tekne facialarında ise İzmir’in Menderes ilçesi ön plana çıkıyor. Son dönemde yaşanan göçmenleri taşıyan ölümlü tekne kazalarından bazıları şöyle:
* İzmir’in Menderes ilçesine bağlı Ahmetbeyli beldesinde 2012 yılında 15 metrelik balıkçı teknesinin aşırı yük nedeniyle kayalıklara çarptıktan sonra batması sonucu 36’sı çocuk 63 göçmen yaşamını yitirdi.
* Yunanistan’a geçmeye çalışan göçmenleri taşıyan teknenin 2013 yılında Çanakkaleaçıklarında alabora olması sonucu 24 mülteci öldü.
* İzmir Menderes ilçesi açıklarında temmuzda batan teknede 9 mülteci kurtarılırken, 1 kız çocuğu hayatını kaybetti.
* Beykoz Riva Sahili’nde karaya vurmuş bir teknenin içinde 67 göçmen olduğu ortaya çıktı. Göçmenleri götürmeye çalışan organizatörler ise olaydan sonra
kayıplara karıştı.
* 4 Eylül’de 15’i çocuk 82 göçmenin bulunduğu tekne Karadeniz’de İstanbul’un 24 mil açığında terk edilmiş halde bulundu. Para karşılığı Romanya’ya götürülmek üzere yola çıkarılanAfganistan, Suriye ve İranlı olan 82 kişi, 2 gün boyunca deniz
ortasında aç susuz bekledi.
2 günde 51 kişi yakalandı

Ege Denizi’nde Sahil Güvenlik Komutanlığı’nın yaptığı denetimlerde son 2 günde 51 Kaçakgöçmen ile 3 insan kaçakçısının yakalandığı bildirildi. 1 Kasım’da Aydın’ın Didim ilçesinde tamamı Suriye uyruklu 5 erkek göçmen yakalandı. Yine aynı gün Bodrum açıklarında 8 göçmen ile bir Türk göçmen kaçakçısı yakalandı. Olayla ilgili soruşturmada ayrıca bir lastik bot ile bir göçmen kaçakçısı daha ele geçirildi.
Önceki gün ise İzmir’in Seferihisar ilçesi Teke Burnu açıklarında 29 erkek, 7 kadın ve 2 çocuk olmak üzere 12 Afganistan, 11 Eritre, 4 Irak, 1 Gambiya, 9 Komoros ve 1 Kamerun uyruklu toplam 38 göçmen yakalandı.
DHA

Midilli’ye gideceklerdi

Çanakkale’nin Ayvacık ilçesindeki yol kontrolü sırasında durumundan şüphelendikleri O.M.’nin kullandığı bir minibüsü durduran ekipler 36 kaçak buldu. Aralarında kadın ve çocukların da bulunduğu Afganistan uyruklu kaçakların yasa dışı yollardan Yunanistan’ın Midilli Adası’na gitmek istedikleri belirlendi.
Burcu Karakaş-Milliyet
04.11.2014

Kamplardaki Son Durum ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi Belediyeler Birliğinin ( GABB ) Verileri



  Kışın gelmesiyle birlikte büyük bir sorumlulukla karşı karşıyayız.


  Şengal'deki IŞİD katliamından kaçarak gelen 30 bini aşkın Êzidî için Şırnak, Uludere, Silopi, Cizre, İdil, Mardin, Nüsaybin, Viranşehir, Kızıltepe, Diyarbakır, Siirt, Batman ve ilçelerinde ortak yaşam alanları oluşturulmuş durumda. Burada yaşayan göçzedelerin her türlü ihtiyaçları Yerel Yönetimler, STK'lar ve halk tarafından karşılanmaktadır.

  Yaklaşık son iki ayda Kobanê Kantonu'ndaki IŞİD saldırılarından kaçıp gelen göçzedelerin sayısı ise 100 bini aşmış durumda. Kobanêliler için Suruç ve sınıra yakın bölgelerde ortak yaşam alanları oluşturulmuş.

  Şengal ve Kobanê'den gelen yaklaşık 150 bin göçzedenin kaldığı kamplar ve kişi sayısı şöyledir:

* Diyarbakır - 7.506 kişi

* Urfa - 83.638 kişi
* Mardin - 4.846 kişi
* Batman - 2.405 kişi
* Siirt - 996 kişi
* Şırnak - 4.371 kişi

bu sayılar, sadece belediyeler ve GABB'nin  koordine ettiği ortak yaşam alanlarında kalan göçzedelere aittir. Bu sayının 19.813'ü Şengalli, 83.924'ü ise Rojavalıdır.


  AFAD'ın Suruç-1 ve Suruç-2 kamplarında 6.120, Midyat kampında ise 2.840 göçzede kalmaktadır.


  18 adet Toplu Yaşam Merkezi'nde 3.530 çadır bulunmaktadır. Göçzedelerin günlük üç öğün beslenme maliyeti 829.896 TL'dir. Buna ek olarak altyapı, donanım, barınma, sağlık, eğitim, güvenlik, ulaşım, temizlik, enerji, organizasyon, iletişim, psikolojik destek vb. hizmetler gözönüne alındığında bu rakam, belediyelerin yıllık bütçelerini fazlasıyla aşmaktadır.


Acil yardım çağrısında bulunan GABB, ihtiyaçları şu şekilde sıralamıştır:


Konteyner

Kışlık çadır
Branda
Battaniye
Yatak
İlaç ve medikal malzemeler
Ambulans
Servis hizmet araçları
Seyyar mutfak
Mutfak malzemeleri
Seyyar duş ve tuvalet
Temizlik ve gıda ürünleri
Eğitim materyalleri
Her türlü kadın ve çocuk malzemeleri
Giyim (kışlık)
Sıcak su temini sistemleri
Engelli araçları
Trafo
Sosyal donatı araçları