Mülteci

Mülteci

18 Kasım 2014 Salı

TÜRKİYE'DE GÖÇMENLERİN SAĞLIK HAKKI VE GÜNCEL DURUMU


 25 Ekim 2014 tarihinde düzenlediğimiz panele konuşmacı olarak katılan Mustafa Rollas (İHD), Volkan Görendağ (U.Af Örgütü), Hande Arpat (TTB), Sezai Berber (TİHV) ve Arzu Türkmen (SES) göç ve mültecilerle ilgili çalışma yürüttükleri alanlarda elde ettikleri verileri bizlerle paylaştılar.

 Türkiye'de mültecilik ve sığınma hakkıyla ilgili genel bir değerlendirmede bulunan Mustafa Rollas(İHD), Türkiye'nin tarihsel olarak varış ülkesi haline geldiğini belirtti.


Türkiye tarihsel olarak göçmenler için bir varış ülkesi olmuştur.
 "Türkiye'de son dört yıllık kitlesel göç hareketiyle birlikte bu sorun görünürlük kazanmıştır. Türkiye tarihsel olarak hep bir varış ülkesi ve transit geçiş bölgesi olmuştur. Dolayısıyla göç olgusu ya da sığınma olgusu Türkiye'ye yabancı bir konu değildir. Darbe süreçlerinde ise göç veren bir ülke konumunda olmuştur. Ancak her dönemde coğrafik yapısı nedeniyle göç alan dolayısıyla bir varış ülkesi olma niteliği taşımaktadır."

Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu
"2013'te Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu çıkarılana kadar Türkiye'de çok kapsamlı bir göç politikası ya da göç mevzuatı yoktu. 2014'te tüm maddeleri ile birlikte yürürlüğe girebilecek şekilde bir yasa çıkarıldı. Bir anlamda bu alandaki mevzuat boşluğunu doldurmuş durumdadır. Mevzuat boşluğunun dolması Türkiye'nin göç ve mültecilik konusunda her şeyi yaptığı anlamına gelmiyor, ama önemli bir eksikliği gidermiş oluyor. Uzun bir süre genelgelerle idare edilen bir konuydu. Daha çok idari tasarrufla idare ediliyordu ve tasarruflar da bu insanların sorunlarına cevap vermekten çok uzaktaydı. 2013'te çıkarılan bu kanunla birlikte göç ve mülteci sorunuyla karşılaştığımızda adres olarak görebileceğimiz ve başvurabileceğimiz bir kanun sunuldu."

Türkiye'nin Cenevre Sözleşmesine karşı çekincesi var.
 " Türkiye, Avrupa Konseyi ülkelerinden ya da Bakanlar Kurulunun kararı ile Avrupa ülkesi sayılan bir ülkeden gelenleri mülteci statüsünde kabul ediyor. Kapsamı ciddi anlamda daraltan bir yasadır. Yasanın ihtiyaçlara cevap vermeyeceğinin farkına varılması üzerine yasaya alternatif maddeler eklendi. 
1.Mülteci
2. Şartlı Mülteci
3.İkincil Koruma
4.Kitlesel göç hareketiyle gelenler için geçici koruma
"Dört başlık altında statüler belirlendi. Aslında tümünü tek bir başlık altında toplamak mümkündü. Ancak Türkiye 1951'de koyduğu coğrafi çekinceyi bu yasada korumaya devam ederek bu durumun yaratabileceği sakıncaları giderebilmek için şartlı mülteci, ikincil koruma ve geçici koruma gibi ibareler ekledi."

Türkiye bu süreci 2013'te çıkarılan yasayla birlikte teşkilatlanma süreci olarak gördü.
"Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün kurulması kararı alındı. Genel müdürlük merkezi ve taşra teşkilatı olmak üzere örgütlenecekti. Göç Danışma Kurulu ya da Göç Politikaları Kurulu gibi kurullar var. Ancak bu kurulların toplanıp toplanmadığı ya da ne karar aldığı henüz belli değil. Buna bağlı olarak geçici kurullar ve çalışma kurulları kuracaklardı. Şu ana kadar Göç Danışma Kurulu denen, göç alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin de dâhil oldukları bir danışma kurulu oluşturma çabası vardı. Danışma kurulu yasada yer almasına rağmen, hatta kurulun çalışma takvimine rağmen herhangi bir toplantı yapılmış değildir. Yasanın birçok atıf yaptığı yönetmeliklerin çoğu çıkarılmadı."

Koordinasyonsuzluk problemi ve etkin politikaların üretilememesi
"Bu coğrafya her ne kadar misafirperveriz, herkesi kucaklarız dese de kültürel, sosyal ve ekonomik olarak yabancı olgusunu kendi içerisinde entegre edebilecek politik bir koordinasyondan yoksun olduğu için ciddi problemlere gebe bir coğrafyadır. Bunu Suriye meselesinde çok açık bir şekilde gördük."

Hak İhlallerinin Olabileceği Kaygısı
" Yabancıların barındırılacağı geri kabul merkezleri, idari gözetim merkezleri, geçici koruma statüsündeki mülteciler için kamplar var. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün izniyle buraların ziyaret edilebileceği şeklinde düzenlemeler var. Baroların adli yardım hizmeti sunması gibi yasada düzenlemeler var. Kendi vatandaşına dahi hak ihlalleri işleyebilecek bir potansiyele sahip bir ülkeyken, bir yabancıya karşı hukuk ve sınır tanıma çizgilerinin daha esnek olabileceği bir ülke gerçekliğimiz var. Bu nedenle sendikaların, sivil toplum örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin mülteci alanına çok ciddi bir eğilim göstermesi gerekmektedir."

Hak Savunuculuğu Yapan Örgütlerin Yetersizliği
"Uluslararası örgütlerin ilgisinin içerdeki örgütlerde yeteri kadar karşılık bulmadığını ve bu alandaki çalışmaların yetersiz olduğunu düşünüyorum. Mesela bizim derneğimiz İnsan Hakları Derneği hala bu alana ilişkin uygun bir donanıma kavuşmuş değil. Hak savunuculuğu yapan örgütlerinin eksikliğinin yanı sıra bu alandaki ihtiyaç temelli örgütlenmelerin bir an önce hayata geçirilmesi gerekiyor. Alandaki örgütlenmeler daha çok dini ve islam temelli örgütlenmelere bırakılmıştır. Özellikle son dönemdeki hükümet politikaları sebebiyle, İHH endeksli bir yardım faaliyetine bu alan terk edilmiş durumdadır. Hükümetlerin politikalarına teslim olmuş örgütlenmelere alan bırakılmıştır."

Uluslararası Af Örgütü'nden Volkan Görendağ, Türkiye'de sığınma sistemi ve hukuku üzerine açıklamalarda bulundu.

Osmanlıdaki göçler bir kenara bırakılacak olursa Cumhuriyet tarihinin kuruluşundan itibaren Türkiye pek çok göç dalgası ile karşı karşıya kalmıştır.
" Bu göçlerin her birinin niteliği farklı ve kendine özgü koşulları var. Kısaca değinmek gerekirse, 1960'a kadar genellikle mübadele dediğimiz nüfus değişimi üzerinden Türkiye dışarıdan göç almıştır. Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve Romanya'dan yaklaşık 1,5 milyon Türk soylu insan Türkiye'ye gelmiştir. Bazı kaynaklarda mülteci olarak geçmesine rağmen günümüz mevzuatı dışında tutuldular çünkü onlar Türk soyluydu. Türkiye'nin irtica politikasının temelinde Türk soylu olup olmaması çok belirleyici bir etkendi. Eğer Türk soyluysa, bütün mevzuat ve uygulama değişiyor. Türk soylu değilse günümüzde bahsettiğimiz mülteci mevzuatı devreye giriyor. Dolayısıyla 1960'a kadar neredeyse tamamı Türk soylulardan oluşan bir göçten bahsediyoruz. Onlar zaten özel kanunlarla vatandaşlığa alındılar."
"1960'tan sonra karakteri biraz daha değişmiş göç dalgaları ile karşılaşıyoruz. Türkiye mevzuatında da dönüm noktası olan 1988'teki Halepçe Katliamı hepimizin hafızasındadır."

Halepçe Katliamı
"1988'teki Saddam rejiminin bu katliam girişimi binlerce insanın İran ve Türkiye sınırına doğru göç etmesine sebep oldu. Yaklaşık 100.000 kişi Türkiye sınırına geldi."

Bulgaristan'dan gelen göç dalgası
"Bulgaristan'da Türk kökenlilere karşı çok ciddi insan hakları ihlalleri başladı ve Bulgaristan'dan 400.000'e yakın Türk soylu Türkiye'ye 1989'da göç etti. Bu da toplu göç akınlarından birisidir."

1991 Körfez Savaşı
Halepçe katliamından 3 yıl sonra 1991'de Körfez Savaşı patlak verdi. Irak Kürdistan'ında yaşayan insanlar yeniden bir Halepçe katliamı yaşama korkusuyla henüz fiili bir tehdit olmadan Türkiye sınırına akın ettiler. Yaklaşık 500.000 kişinin Türkiye sınırlarına doğru akın ettiği söyleniliyor.

Suriye'deki İç Çatışmalar ve beraberindeki göç dalgası
"2011 yılında başlayan Suriye'deki " Arap Baharı" ya da diğer hareketlerden etkilenip iç yönetimi değiştirme amacıyla başlayan iç çatışmalar sebebiyle bugüne kadar yaklaşık 2 milyondan bahsedilen bir göç dalgasıyla karşı karşıyayız. Türkiye ilk defa bu kadar büyük bir göçle karşılaşıyormuş gibi konuşuyoruz, ama bahsettiğimiz yüz binlerce insan aynı şekilde Türkiye'ye toplu akın hareketinde bulunmuşlardı."

Mevzuatla İlgili Dönüm Noktası
"Halepçe Katliamına geri dönmek istiyorum. Mevzuatla ilgili dönüm noktası oldu. Türkiye 1930'lu yıllarda çıkardığı çok fazla ırkçılık ve Türkçülük içeren, zorla göç etmeye ve sosyolojik faciaya neden olan ´İskân Kanunu´ ile bu konuları ele almıştı. Türk soyu kavramının göç politikalarında baskın olmasının bir sebebi de bu İskân Kanunu çerçevesinde göçlerin ele alınmasıdır.1988'de ve 1991'teki Körfez Savaşıyla birlikte Kürtler sınıra gelene kadar Türkiye bu konuda mevzuat yapma gereği hissetmemişti. Peki, Türkiye bu göçe nasıl karşılık verdi? Türkiye bu insanları sınırlarının içerisine almama kararı aldı. Sınıra gelen insanlara ateş edildi, sınırlar kapatıldı. Sadece bu sınırı kapatmadan dolayı onlarca insanın öldüğü rapor ediliyor. Uzun bir süre orada bekletilen Kürtler daha sonra Türkiye'nin bugün de gündeme getirdiği güvenli tampon bölge formülüyle, Kızılay ve diğer uluslararası örgütlerin desteğiyle Irak sınırına kurduğu kamplarda geçici olarak barındılar. Sınırın içine almak konusunda çok ciddi engellerin çıkarıldığını biliyoruz. "

1994 Yönetmeliğinden günümüze
"Türkiye göç edenlerin iş ve işlemlerine ilişkin bir yönetmelik hazırladı, çok kötü bir yönetmelikti. Birçok insan hakları ihlaline zemin hazırlayan bir yönetmelikti. Neyse ki 2013'teki mevzuat değişikliğiyle ortadan kalkmış oldu. İlk kez 2010 yılında Türkiye AB sürecine uyum çerçevesinin de etkisiyle göçe kapasite hazırlığına girişti. Yaklaşık 3-4 yıl süren bir çalışmadan sonra Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nu çıkardı. Bu kanunun içeriğinde sadece göç ve mülteci konusu yoktu. Bütün yabancılarla ilgili pasaport işlemleri, vize işlemleri, çalışma izni işlemlerinin tümü bu yasanın içindeydi. Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün kurulması da bu kanunla gerçekleştirildi. Bu kurumun belki ismini duymuyorsunuz, ama Kobane'den, Halep'ten, Şam'dan kaçıp gelen göçmenlerin birincil muhatabı, birincil sorumlusu olan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'dür. Henüz kendi kapasitesini oluşturmadığı için (onların ifadesiyle)  bir aktör olarak sahada görmüyoruz. Hepinizin bildiği gibi daha çok AFAD bu işlemleri yürütüyor, kamp yönetimlerini yapıyor."Bu kanunla birlikte ne yazık ki coğrafi sınırlandırma korundu. Bu ne demektir? Türkiye, sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerinden gelenleri mülteci olarak kabul ediyor. Şu ana kadar Türkiye 40-50 kişiye mülteci statüsü vermiştir.
"Coğrafi sınırlandırma nedeniyle Türkiye hukuken mülteci kabul eden bir ülke değildir. Dünyada vatandaşlıktan sonra en fazla koruma sağlayan statülerden birisi mülteci statüsüdür. Türkiye şu anda Avrupalılar dışında kimseye mülteci statüsünü vermek istemiyor. Türkiye'ye Avrupa Birliği ülkelerinden ya da Avrupa Konseyi ülkelerinden insan hakları ihlalleri nedeniyle Türkiye'ye gelip başvuracak insan sayısı çok azdır. Rusya bu ülkelerden birisi olabilir. Azerbaycan gibi Avrupa Birliği sınırları içersinde olmayan, ama Avrupa Konseyi üyesi ülkeler olabilir. Avrupa dışından birisi beş kriter çerçevesinde zulüm yaşamışsa ve Türkiye'ye gelmişse, onlara şartlı mülteci statüsü veriliyor. Oradaki şart 1951 Cenevre Sözleşmesi'ne koyduğu çekinceden dolayıdır. Biz her fırsatta insan hakları örgütleri olarak Türkiye'nin artık bu sınırlamayı kaldırmasını talep ediyoruz çünkü sığınma hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde tanımlanmış en temel haklardan biridir, tıpkı yaşama hakkı gibi. "

Suriye'deki iç savaş sonucunda ortaya çıkan insanlık dramından pek çok ülke sorumludur ve bunun yükümlülüğünü üstlenmelidir.
"Suriye olayına gelmeden önce yüz binlerce insan Avrupa dışından Türkiye'ye geldi. Birleşmiş Milletler aracılığıyla mülteci kabul eden üçüncü bir ülkeye gönderiliyordu. Amerika, Kanada ve bazen Avrupa ülkeleri oluyordu. Bu sistem çökmüş durumdadır çünkü şu anda yüz binin üzerinde bu şekilde bekleyen insan var. Kobane'den, Suriye'den gelenler göz önünde, ama Afganistan'dan, Pakistan'dan, İran'dan ve Irak'tan gelenler çok daha görünmez durumdalar. Bahsettiğimiz irtica sistemi içindeler. 2010'dan önce bu konu hakkında çalışmalar yürüttük. 2011'den sonra Suriye'den çok büyük bir göç dalgası başladı. Her gün yüzlerce insan sınıra geldi ve Türkiye açık kapı politikası uyguladı. Bu desteklenecek bir açıklamaydı çünkü Esad rejiminin yaptığı o dönemde çok büyük insan hakları ihlalleri vardı. Şehirleri bombalıyordu, siviller zarar görüyordu. Uluslararası camianın Türkiye'ye destek olmasıyla ilgili çağrı yapılıyordu. Amerika'dan Rusya'ya kadar herkes Suriye üzerinde kendisini söz hakkı sahibi olarak görüyor. Suriye üzerine ahkâm kesen ülkelerin tümü bu ortaya çıkan insanlık krizinde sorumluluk sahibidir. Fakat bütün göç hareketlerinde gördüğümüz gibi ülkeler o işin sadece petrolüyle, yer altı kaynaklarıyla ve yönetimiyle uğraşıyorlar...Avrupa ülkeleri çok komik sayıda Suriyeliyi ülkelerine kabul ediyorlar. Şu anda Avrupa Birliği ülkelerinde isteğiyle ya da isteği dışında yaklaşık yüz bin Suriyelinin olduğundan bahsediliyor, ama Ürdün, Lübnan ve Türkiye gibi komşu ülkeler milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapıyorlar. Kim bu insan hakları ihlalinin ortaya çıkmasına sebep olduysa, insani sorumluluğunu da hukuki ve insani olarak yerine getirmekle yükümlüdür."

Tampon Bölge Meselesi
"Son iki yıldır Türkiye politika değişikliğine gitti. Türkiye, sadece pasaportu olanları içeri alma kararını aldı. Vizesiz giriş mümkün olduğu için pasaportu olanlar Türkiye'ye alındı. Pasaportu olmayanların kapasitenin doldurulması nedeniyle sınırdan içeri alınmayacağı açıklandı. Türkiye sınırına yakın yerlerde bir kısmı ÖSO'nun bir kısmı IŞİD'in kontrolündeki barınma merkezlerinde yaşamak zorunda kaldılar... Türkiye sınırındaki mülteci kampları bombalandı. Onlarca, yüzlerce insan hayatını kaybetti ve bu risk her zaman devam edecek. Eğer uygulamaya geçerse bugünlerde bahsedilen tampon bölge de aynı risk altında olacak. Türkiye tam tersine bir uygulamaya geçmeye hazırlanıyor. Kendi sınırı içerisinde güvenli bölge oluşturma gibi bir politikaya geçiyor. Bu ne demek? Türkiye'nin sınırında askeri bölge olarak ayrılan yerlere mülteciler yerleştirilecek. Bırakın güvenli bölgeyi ve mülteci kamplarını, şu anda şehir merkezlerine havan topları, bombalar ve mermiler geliyor. Suriye tarafından yanlışlıkla ya da kasten atılan bombalar nedeniyle siviller hayatlarını kaybetti. Bu politikanın uygulanması, hayata yansıması mümkün değildir. Sınırın sıfır noktasına bu insanları biriktirip onların güvenliğini sağlamanın mümkün olmadığını ve çok ciddi boyutlarda katliam potansiyeli taşıdığını belirtmek gerekir."
Suriyelilerin dört yıl içinde kayıt altına alınamaması, haklar tanımlanırken sonuna -abilir/-ebilir gibi ifadelerin konulması nedeniyle bu hakların uygulanmasının bölgedeki görevlilerin inisiyatifine bırakılmasını Volkan Görendağ eleştirmektedir. Ayrıca Görendağ, AFAD'ın yönettiği kamplara girebilmek için üç bakanlığın müştereken kararının alınması şartına karşı çıkmaktadır.
Paneldeki diğer konuşmacılardan birisi olan Türk Tabipleri Birliği'nden Dr. Hande Arpat, sığınmacıların sağlık hakkı ve güncel durumları hakkında bilgi verdi.
Sağlık penceresinden bakıldığında göç bir alt üst oluştur.
"Türkiye'yi özelinde konuşacak olursak tarihi boyunca yeterince güçlü olmayan bir sağlık sistemine sahip olan bir ülkedir. Kitlesel göçler, özellikle kayıt tutulamayan göçler söz konusu olduğunda koruyucu sağlık hizmetleri başta olmak üzere sağlık hizmetleri etkinliğini yitiriyor."

Çocuklar, kadınlar, yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar göçlerden en fazla etkilenen nüfus kesimini oluşturuyor.
"Türk Tabipleri Birliği'nin geçmiş yayınlarını taradım. Öne çıkan çok çarpıcı iki tane örnek var. Göç beraberinde yoksul bırakılmış nüfus kesiminin ve zaten zayıf olan sağlık hizmetlerinin bir araya gelişleri sonucunda yakın tarihimizde şu vakaların görülmesine yol açmıştır:
1996'da Güneydoğu'da kitlesel göç döngüsünün etkisiyle bütün Türkiye'deki sıtma vakalarının yüzde 73'ü Diyarbakır'da görülmüştür. Bu asla tesadüf olamaz, biz bunu tesadüf olarak görmüyoruz. Aynı şekilde Diyarbakır'da 1990'da görülen kolera vaka sayısı 1994'te üç katına çıkıyorsa biz bunu tesadüf olarak görmüyoruz.1990'larda Lice Devlet Hastanesi'nin uzun süre kapatıldığını görüyoruz. Sağlık hizmetlerinin sunumunun engellendiğini görüyoruz."
"Bulaşıcı hastalıkların yanı sıra yetersiz beslenmeden uygun olmayan barınma koşullarına, temiz içme suyunun temin edilememesine, kanalizasyon sistemiyle ilgili sorunlara kadar hayata dair her şeyi sağlık penceresinden değerlendiriyoruz." Göç nedenli sağlık sorunlarının hepsi önlenebilirken bakın biz nelerle uğraşıyoruz?

Gönüllü hekim havuzunun oluşturulması
"Kızılay ve Sağlık Bakanlığı ile sürekli iletişim halindeyiz. İş birliği yapmamız gerektiğini söylüyoruz. Kitlesel göçü ne bizim ne de devletin tek başına sırtlayabileceğini düşünmüyoruz. Her iletişimimizde yardıma hazır olduğumuzu dile getiriyoruz. Sonuçla ilgili sunabileceğim olumlu bir tablo ne yazık ki yok. Örgütsel gücümüzü bu konuya aktarmış durumdayız. Gönüllü hekim havuzu oluşturduk. Bize geçici görevlendirme sağlamaları için bu listeyi bakanlığa sunduk. Arkadaşlarımızın bir kaç gün bölgede kalmasıyla göç dalgasını sırtlayamayız. Bir ay ya da iki ay geçici görevlendirme verilsin ki görevlendirmeler sistematize edilsin. Hala bu konuyla ilgili olumlu bir sonuç sunamıyoruz."
Dr. Hande Arpat, birincil basamak hizmetlerinin (aşı ve gebelik gibi), psiko-sosyal sağlık hizmetlerin merkezi örgütlenmesi gerektiğini ifade etti.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı'ndan psikiyatri uzmanı Sezai Berber, mülteci ve sığınmacıların psiko sosyal durumlarına ilişkin bilgi verdi.

Temel ihtiyaçlar, sonrasında psikolojik destek
"İnsanların temel ihtiyacını gidermeden, güvenlik sorununu çözmeden, tuvalet sorununu çözmeden ve elini yüzünü yıkayabileceği yer bulmadan, bu kişilere psikolojik destek verilemez. Önce temel ihtiyaçları konusundaki problemler çözülmelidir. Travma ve işkenceyle ilgili en önemli tanı post-travmatik stres bozukluğudur, ama bizim ülkemizde travma sürekli devam ediyor ve 'post' aşamasına geçemiyoruz. Temel ihtiyaçlar karşılanmadan psikolojiye havale etmek baştan savma bir yöntemdir."

Travmanın etkisi yüz yıllar sürecek.
"Kobane'den göçmek zorunda kalan kişilerle, çocuklarıyla ve torunlarıyla travmanın çalışılması gerekmektedir. Bu insanları göçe zorladılar, yerinden ettiler. Bazıları tecavüze uğradı bazıları çatışmanın ortasında kaldı. Bu insanların kendileri, çocukları ve torunları bunun etkisini belki yüz yıl sonra yine konuşacaklar."
Psikiyatri uzmanı Sezai Berber, ikinci bir travmaya yol açması nedeniyle sığınmacılara tutulamayacak vaatlerin verilmemesi gerektiğini belirtti. Sayın Berber, psikolojik anlamda özel projelerin geliştirilmesi, özellikle kadınlara ve çocuklara projelerde öncelik verilmesi gerektiğini belirtti.

Sağlık ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikasından Arzu Türkmen, kadın mülteci ve sığınmacıların sağlık hakkı ve acil ihtiyaçları hakkında konuştu.
 (Arzu Türkmen yaklaşık yirmi beş gündür Suruç'ta gönüllü sağlık çalışmalarını yürüttü ve panelden sonra Suruç'a geri dönerek çalışmalarına devam edeceğini açıkladı.Konuşmasında özellikle Suruç'ta yaşananlardan bahsederek gözlemlerini bizlere aktardı.)

Sağlıklı Barınma Koşulları Problemi
"Suruç'a gelen Kobane halkının çoğu kadın ve çocuktur. Sığınma en büyük problemlerden birisidir. Suruç Belediyesi küçük bir belediye ve 50.000'den fazla Kobaneli var. Bir takım şeyler yapılmasına rağmen Suruç Belediyesi pek çok konuda yalnız bırakılmış. Göç İdaresi'nin, AFAD'ın ve Birlemiş Milletlerin doğru düzgün hiç bir çalışması yok. Çadır alanlarında yaşanan kanalizasyon problemi gibi sorunları yasa Büyük Şehir Belediyesine bırakmış. Bu yüzden Suruç Belediyesi bu soruna müdahale edemiyor. İlk gittiğim günlerde dışarıda yaşayan birçok insan vardı. Şimdi yeni çadır kentlerin yapılmasıyla sokakta kalan kimse kalmadı, ama inşaatlarda, evlerin ambarlarında, camilerde ve taziye evlerinde hala çadır bekleyen birçok insan var."

Sağlık hizmetlerindeki sıkıntılar
" Çoğu kadın çocuklarıyla birlikte yalnız yaşıyor ve birçoğu da gebedir. Böyle olmasına rağmen birincil basamak sağlık hizmetleriyle ilgili hiç bir şey yok. O çocukların izlemi, gebelerin izlemi, aşıların yapılması gibi bir sürü sıkıntı var. Özellikle çadır kentlerde gönüllü poliklinik hizmeti yürütüyoruz. Beş tane suçiçeği vakası takip ettik, salgına da dönüşebilir. İshal vakalarının salgın düzeyinde olduğunu tespit ettik. Kendi baktığımız hastalara gönüllülerden gelen ilaçlarla tedavi edebiliyoruz. AFAD kaydı olduğu zaman hastanelerde muayene olabiliyorlar, fakat üç-beş gün önceye kadar eczanelerden ilaç alamıyorlardı. Bu sorunun çözülmesini sağladık. Suruç'ta diğer hiç bir yerde olmayan garip bir uygulama var. AFAD kaydı olsa bile aile hekimine gidemiyor. Mardin'de, Batman'da ve İzmir'de böyle değil, ama Suruç'ta aile hekimleri hiç bir Kobaneli'ye bakamıyor."
Arzu Türkmen, birincil basamağın sorumluluklarından olan korunma yöntemlerine kadınların ulaşamadığını ve sonucunda istenmeyen gebeliklerin meydana geldiğini belirtti.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder