TÜRKİYE'DE GÖÇMENLERİN SAĞLIK HAKKI VE GÜNCEL DURUMU
25
Ekim 2014 tarihinde düzenlediğimiz panele konuşmacı olarak
katılan Mustafa Rollas (İHD), Volkan Görendağ (U.Af Örgütü),
Hande Arpat (TTB), Sezai Berber (TİHV) ve Arzu Türkmen (SES) göç
ve mültecilerle ilgili çalışma yürüttükleri alanlarda elde
ettikleri verileri bizlerle paylaştılar.
Türkiye'de
mültecilik ve sığınma hakkıyla ilgili genel bir değerlendirmede
bulunan Mustafa Rollas(İHD), Türkiye'nin tarihsel olarak varış
ülkesi haline geldiğini belirtti.
Türkiye
tarihsel olarak göçmenler için bir varış ülkesi olmuştur.
"Türkiye'de
son dört yıllık kitlesel göç hareketiyle birlikte bu sorun
görünürlük kazanmıştır. Türkiye tarihsel olarak hep bir varış
ülkesi ve transit geçiş bölgesi olmuştur. Dolayısıyla göç
olgusu ya da sığınma olgusu Türkiye'ye yabancı bir konu
değildir. Darbe süreçlerinde ise göç veren bir ülke konumunda
olmuştur. Ancak her dönemde coğrafik yapısı nedeniyle göç alan
dolayısıyla bir varış ülkesi olma niteliği taşımaktadır."
Yabancılar
ve Uluslararası Koruma Kanunu
"2013'te
Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu çıkarılana kadar
Türkiye'de çok kapsamlı bir göç politikası ya da göç mevzuatı
yoktu. 2014'te tüm maddeleri ile birlikte yürürlüğe girebilecek
şekilde bir yasa çıkarıldı. Bir anlamda bu alandaki mevzuat
boşluğunu doldurmuş durumdadır. Mevzuat boşluğunun dolması
Türkiye'nin göç ve mültecilik konusunda her şeyi yaptığı
anlamına gelmiyor, ama önemli bir eksikliği gidermiş oluyor. Uzun
bir süre genelgelerle idare edilen bir konuydu. Daha çok idari
tasarrufla idare ediliyordu ve tasarruflar da bu insanların
sorunlarına cevap vermekten çok uzaktaydı. 2013'te çıkarılan bu
kanunla birlikte göç ve mülteci sorunuyla karşılaştığımızda
adres olarak görebileceğimiz ve başvurabileceğimiz bir kanun
sunuldu."
Türkiye'nin
Cenevre Sözleşmesine karşı çekincesi var.
"
Türkiye, Avrupa Konseyi ülkelerinden ya da Bakanlar Kurulunun
kararı ile Avrupa ülkesi sayılan bir ülkeden gelenleri mülteci
statüsünde kabul ediyor. Kapsamı ciddi anlamda daraltan bir
yasadır. Yasanın ihtiyaçlara cevap vermeyeceğinin farkına
varılması üzerine yasaya alternatif maddeler eklendi.
1.Mülteci
2.
Şartlı Mülteci
3.İkincil
Koruma
4.Kitlesel
göç hareketiyle gelenler için geçici koruma
"Dört
başlık altında statüler belirlendi. Aslında tümünü tek bir
başlık altında toplamak mümkündü. Ancak Türkiye 1951'de
koyduğu coğrafi çekinceyi bu yasada korumaya devam ederek bu
durumun yaratabileceği sakıncaları giderebilmek için şartlı
mülteci, ikincil koruma ve geçici koruma gibi ibareler ekledi."
Türkiye
bu süreci 2013'te çıkarılan yasayla birlikte teşkilatlanma
süreci olarak gördü.
"Göç
İdaresi Genel Müdürlüğü'nün kurulması kararı alındı. Genel
müdürlük merkezi ve taşra teşkilatı olmak üzere
örgütlenecekti. Göç Danışma Kurulu ya da Göç Politikaları
Kurulu gibi kurullar var. Ancak bu kurulların toplanıp toplanmadığı
ya da ne karar aldığı henüz belli değil. Buna bağlı olarak
geçici kurullar ve çalışma kurulları kuracaklardı. Şu ana
kadar Göç Danışma Kurulu denen, göç alanında çalışan sivil
toplum örgütlerinin de dâhil oldukları bir danışma kurulu
oluşturma çabası vardı. Danışma kurulu yasada yer almasına
rağmen, hatta kurulun çalışma takvimine rağmen herhangi bir
toplantı yapılmış değildir. Yasanın birçok atıf yaptığı
yönetmeliklerin çoğu çıkarılmadı."
Koordinasyonsuzluk
problemi ve etkin politikaların üretilememesi
"Bu
coğrafya her ne kadar misafirperveriz, herkesi kucaklarız dese de
kültürel, sosyal ve ekonomik olarak yabancı olgusunu kendi
içerisinde entegre edebilecek politik bir koordinasyondan yoksun
olduğu için ciddi problemlere gebe bir coğrafyadır. Bunu Suriye
meselesinde çok açık bir şekilde gördük."
Hak
İhlallerinin Olabileceği Kaygısı
"
Yabancıların barındırılacağı geri kabul merkezleri, idari
gözetim merkezleri, geçici koruma statüsündeki mülteciler için
kamplar var. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'nün izniyle
buraların ziyaret edilebileceği şeklinde düzenlemeler var.
Baroların adli yardım hizmeti sunması gibi yasada düzenlemeler
var. Kendi vatandaşına dahi hak ihlalleri işleyebilecek bir
potansiyele sahip bir ülkeyken, bir yabancıya karşı hukuk ve
sınır tanıma çizgilerinin daha esnek olabileceği bir ülke
gerçekliğimiz var. Bu nedenle sendikaların, sivil toplum
örgütlerinin ve demokratik kitle örgütlerinin mülteci alanına
çok ciddi bir eğilim göstermesi gerekmektedir."
Hak
Savunuculuğu Yapan Örgütlerin Yetersizliği
"Uluslararası
örgütlerin ilgisinin içerdeki örgütlerde yeteri kadar karşılık
bulmadığını ve bu alandaki çalışmaların yetersiz olduğunu
düşünüyorum. Mesela bizim derneğimiz İnsan Hakları Derneği
hala bu alana ilişkin uygun bir donanıma kavuşmuş değil. Hak
savunuculuğu yapan örgütlerinin eksikliğinin yanı sıra bu
alandaki ihtiyaç temelli örgütlenmelerin bir an önce hayata
geçirilmesi gerekiyor. Alandaki örgütlenmeler daha çok dini ve
islam temelli örgütlenmelere bırakılmıştır. Özellikle son
dönemdeki hükümet politikaları sebebiyle, İHH endeksli bir
yardım faaliyetine bu alan terk edilmiş durumdadır. Hükümetlerin
politikalarına teslim olmuş örgütlenmelere alan bırakılmıştır."
Uluslararası
Af Örgütü'nden Volkan Görendağ, Türkiye'de sığınma sistemi
ve hukuku üzerine açıklamalarda bulundu.
Osmanlıdaki
göçler bir kenara bırakılacak olursa Cumhuriyet tarihinin
kuruluşundan itibaren Türkiye pek çok göç dalgası ile karşı
karşıya kalmıştır.
"
Bu göçlerin her birinin niteliği farklı ve kendine özgü
koşulları var. Kısaca değinmek gerekirse, 1960'a kadar genellikle
mübadele dediğimiz nüfus değişimi üzerinden Türkiye dışarıdan
göç almıştır. Yunanistan, Bulgaristan, Yugoslavya ve Romanya'dan
yaklaşık 1,5 milyon Türk soylu insan Türkiye'ye gelmiştir. Bazı
kaynaklarda mülteci olarak geçmesine rağmen günümüz mevzuatı
dışında tutuldular çünkü onlar Türk soyluydu. Türkiye'nin
irtica politikasının temelinde Türk soylu olup olmaması çok
belirleyici bir etkendi. Eğer
Türk soyluysa, bütün mevzuat ve uygulama değişiyor. Türk soylu
değilse günümüzde bahsettiğimiz mülteci mevzuatı devreye
giriyor. Dolayısıyla 1960'a kadar neredeyse tamamı Türk
soylulardan oluşan bir göçten bahsediyoruz. Onlar zaten özel
kanunlarla vatandaşlığa alındılar."
"1960'tan
sonra karakteri biraz daha değişmiş göç dalgaları ile
karşılaşıyoruz. Türkiye mevzuatında da dönüm noktası olan
1988'teki Halepçe Katliamı hepimizin hafızasındadır."
Halepçe
Katliamı
"1988'teki
Saddam rejiminin bu katliam girişimi binlerce insanın İran ve
Türkiye sınırına doğru göç etmesine sebep oldu. Yaklaşık
100.000 kişi Türkiye sınırına geldi."
Bulgaristan'dan
gelen göç dalgası
"Bulgaristan'da
Türk kökenlilere karşı çok ciddi insan hakları ihlalleri
başladı ve Bulgaristan'dan 400.000'e yakın Türk soylu Türkiye'ye
1989'da göç etti. Bu da toplu göç akınlarından birisidir."
1991
Körfez Savaşı
Halepçe
katliamından 3 yıl sonra 1991'de Körfez Savaşı patlak verdi.
Irak Kürdistan'ında yaşayan insanlar yeniden bir Halepçe katliamı
yaşama korkusuyla henüz fiili bir tehdit olmadan Türkiye sınırına
akın ettiler. Yaklaşık 500.000 kişinin Türkiye sınırlarına
doğru akın ettiği söyleniliyor.
Suriye'deki
İç Çatışmalar ve beraberindeki göç dalgası
"2011
yılında başlayan Suriye'deki " Arap Baharı" ya da diğer
hareketlerden etkilenip iç yönetimi değiştirme amacıyla başlayan
iç çatışmalar sebebiyle bugüne kadar yaklaşık 2 milyondan
bahsedilen bir göç dalgasıyla karşı karşıyayız. Türkiye ilk
defa bu kadar büyük bir göçle karşılaşıyormuş gibi
konuşuyoruz, ama bahsettiğimiz yüz binlerce insan aynı şekilde
Türkiye'ye toplu akın hareketinde bulunmuşlardı."
Mevzuatla
İlgili Dönüm Noktası
"Halepçe
Katliamına geri dönmek istiyorum. Mevzuatla ilgili dönüm noktası
oldu. Türkiye 1930'lu yıllarda çıkardığı çok fazla ırkçılık
ve Türkçülük içeren, zorla göç etmeye ve sosyolojik faciaya
neden olan ´İskân Kanunu´ ile bu konuları ele almıştı. Türk
soyu kavramının göç politikalarında baskın olmasının bir
sebebi de bu İskân Kanunu çerçevesinde göçlerin ele
alınmasıdır.1988'de ve 1991'teki Körfez Savaşıyla birlikte
Kürtler sınıra gelene kadar Türkiye bu konuda mevzuat yapma
gereği hissetmemişti. Peki, Türkiye bu göçe nasıl karşılık
verdi? Türkiye bu insanları sınırlarının içerisine almama
kararı aldı. Sınıra gelen insanlara ateş edildi, sınırlar
kapatıldı. Sadece bu sınırı kapatmadan dolayı onlarca insanın
öldüğü rapor ediliyor. Uzun bir süre orada bekletilen Kürtler
daha sonra Türkiye'nin bugün de gündeme getirdiği güvenli tampon
bölge formülüyle, Kızılay ve diğer uluslararası örgütlerin
desteğiyle Irak sınırına kurduğu kamplarda geçici olarak
barındılar. Sınırın içine almak konusunda çok ciddi engellerin
çıkarıldığını biliyoruz. "
1994
Yönetmeliğinden günümüze
"Türkiye
göç edenlerin iş ve işlemlerine ilişkin bir yönetmelik
hazırladı, çok kötü bir yönetmelikti. Birçok insan hakları
ihlaline zemin hazırlayan bir yönetmelikti. Neyse ki 2013'teki
mevzuat değişikliğiyle ortadan kalkmış oldu. İlk kez 2010
yılında Türkiye AB sürecine uyum çerçevesinin de etkisiyle göçe
kapasite hazırlığına girişti. Yaklaşık 3-4 yıl süren bir
çalışmadan sonra Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu'nu
çıkardı. Bu kanunun içeriğinde sadece göç ve mülteci konusu
yoktu. Bütün yabancılarla ilgili pasaport işlemleri, vize
işlemleri, çalışma izni işlemlerinin tümü bu yasanın
içindeydi. Göç İdaresi Genel Müdürlüğünün kurulması da bu
kanunla gerçekleştirildi. Bu
kurumun belki ismini duymuyorsunuz, ama Kobane'den, Halep'ten,
Şam'dan kaçıp gelen göçmenlerin birincil muhatabı, birincil
sorumlusu olan Göç İdaresi Genel Müdürlüğü'dür. Henüz kendi
kapasitesini oluşturmadığı için (onların ifadesiyle) bir
aktör olarak sahada görmüyoruz. Hepinizin bildiği gibi daha çok
AFAD bu işlemleri yürütüyor, kamp yönetimlerini yapıyor."Bu
kanunla birlikte ne yazık ki coğrafi sınırlandırma korundu. Bu
ne demektir? Türkiye, sadece Avrupa Konseyi üyesi ülkelerinden
gelenleri mülteci olarak kabul ediyor. Şu ana kadar Türkiye 40-50
kişiye mülteci statüsü vermiştir.
"Coğrafi
sınırlandırma nedeniyle Türkiye hukuken mülteci kabul eden bir
ülke değildir. Dünyada vatandaşlıktan sonra en fazla koruma
sağlayan statülerden birisi mülteci statüsüdür. Türkiye şu
anda Avrupalılar dışında kimseye mülteci statüsünü vermek
istemiyor. Türkiye'ye Avrupa Birliği ülkelerinden ya da Avrupa
Konseyi ülkelerinden insan hakları ihlalleri nedeniyle Türkiye'ye
gelip başvuracak insan sayısı çok azdır. Rusya bu ülkelerden
birisi olabilir. Azerbaycan gibi Avrupa Birliği sınırları
içersinde olmayan, ama Avrupa Konseyi üyesi ülkeler olabilir.
Avrupa dışından birisi beş kriter çerçevesinde zulüm yaşamışsa
ve Türkiye'ye gelmişse, onlara şartlı mülteci statüsü
veriliyor. Oradaki şart 1951 Cenevre Sözleşmesi'ne koyduğu
çekinceden dolayıdır. Biz
her fırsatta insan hakları örgütleri olarak Türkiye'nin artık
bu sınırlamayı kaldırmasını talep ediyoruz çünkü sığınma
hakkı, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nde tanımlanmış en
temel haklardan biridir, tıpkı yaşama hakkı gibi. "
Suriye'deki
iç savaş sonucunda ortaya çıkan insanlık dramından pek çok
ülke sorumludur ve bunun yükümlülüğünü üstlenmelidir.
"Suriye
olayına gelmeden önce yüz binlerce insan Avrupa dışından
Türkiye'ye geldi. Birleşmiş Milletler aracılığıyla mülteci
kabul eden üçüncü bir ülkeye gönderiliyordu. Amerika, Kanada ve
bazen Avrupa ülkeleri oluyordu. Bu sistem çökmüş durumdadır
çünkü şu anda yüz binin üzerinde bu şekilde bekleyen insan
var. Kobane'den, Suriye'den gelenler göz önünde, ama
Afganistan'dan, Pakistan'dan, İran'dan ve Irak'tan gelenler çok
daha görünmez durumdalar. Bahsettiğimiz irtica sistemi içindeler.
2010'dan önce bu konu hakkında çalışmalar yürüttük. 2011'den
sonra Suriye'den çok büyük bir göç dalgası başladı. Her gün
yüzlerce insan sınıra geldi ve Türkiye açık kapı politikası
uyguladı. Bu desteklenecek bir açıklamaydı çünkü Esad
rejiminin yaptığı o dönemde çok büyük insan hakları ihlalleri
vardı. Şehirleri bombalıyordu, siviller zarar görüyordu.
Uluslararası camianın Türkiye'ye destek olmasıyla ilgili çağrı
yapılıyordu. Amerika'dan Rusya'ya kadar herkes Suriye üzerinde
kendisini söz hakkı sahibi olarak görüyor. Suriye
üzerine ahkâm kesen ülkelerin tümü bu ortaya çıkan insanlık
krizinde sorumluluk sahibidir. Fakat bütün göç hareketlerinde
gördüğümüz gibi ülkeler o işin sadece petrolüyle, yer altı
kaynaklarıyla ve yönetimiyle uğraşıyorlar...Avrupa
ülkeleri çok komik sayıda Suriyeliyi ülkelerine kabul ediyorlar.
Şu anda Avrupa Birliği ülkelerinde isteğiyle ya da isteği
dışında yaklaşık yüz bin Suriyelinin olduğundan bahsediliyor,
ama Ürdün, Lübnan ve Türkiye gibi komşu ülkeler milyonlarca
Suriyeliye ev sahipliği yapıyorlar. Kim bu insan hakları ihlalinin
ortaya çıkmasına sebep olduysa, insani sorumluluğunu da hukuki ve
insani olarak yerine getirmekle yükümlüdür."
Tampon
Bölge Meselesi
"Son
iki yıldır Türkiye politika değişikliğine gitti. Türkiye,
sadece pasaportu olanları içeri alma kararını aldı. Vizesiz
giriş mümkün olduğu için pasaportu olanlar Türkiye'ye alındı.
Pasaportu olmayanların kapasitenin doldurulması nedeniyle sınırdan
içeri alınmayacağı açıklandı. Türkiye sınırına yakın
yerlerde bir kısmı ÖSO'nun bir kısmı IŞİD'in kontrolündeki
barınma merkezlerinde yaşamak zorunda kaldılar... Türkiye
sınırındaki mülteci kampları bombalandı. Onlarca, yüzlerce
insan hayatını kaybetti ve bu risk her zaman devam edecek. Eğer
uygulamaya geçerse bugünlerde bahsedilen tampon bölge de aynı
risk altında olacak. Türkiye tam tersine bir uygulamaya geçmeye
hazırlanıyor. Kendi sınırı içerisinde güvenli bölge oluşturma
gibi bir politikaya geçiyor. Bu ne demek? Türkiye'nin sınırında
askeri bölge olarak ayrılan yerlere mülteciler yerleştirilecek.
Bırakın güvenli bölgeyi ve mülteci kamplarını, şu anda şehir
merkezlerine havan topları, bombalar ve mermiler geliyor. Suriye
tarafından yanlışlıkla ya da kasten atılan bombalar nedeniyle
siviller hayatlarını kaybetti. Bu politikanın uygulanması, hayata
yansıması mümkün değildir. Sınırın
sıfır noktasına bu insanları biriktirip onların güvenliğini
sağlamanın mümkün olmadığını ve çok ciddi boyutlarda katliam
potansiyeli taşıdığını belirtmek gerekir."
Suriyelilerin
dört yıl içinde kayıt altına alınamaması, haklar tanımlanırken
sonuna -abilir/-ebilir gibi ifadelerin konulması nedeniyle bu
hakların uygulanmasının bölgedeki görevlilerin inisiyatifine
bırakılmasını Volkan Görendağ eleştirmektedir. Ayrıca
Görendağ, AFAD'ın yönettiği kamplara girebilmek için üç
bakanlığın müştereken kararının alınması şartına karşı
çıkmaktadır.
Paneldeki
diğer konuşmacılardan birisi olan Türk Tabipleri Birliği'nden
Dr. Hande Arpat, sığınmacıların sağlık hakkı ve güncel
durumları hakkında bilgi verdi.
Sağlık
penceresinden bakıldığında göç bir alt üst oluştur.
"Türkiye'yi
özelinde konuşacak olursak tarihi boyunca yeterince güçlü
olmayan bir sağlık sistemine sahip olan bir ülkedir. Kitlesel
göçler, özellikle kayıt tutulamayan göçler söz konusu
olduğunda koruyucu sağlık hizmetleri başta olmak üzere sağlık
hizmetleri etkinliğini yitiriyor."
Çocuklar,
kadınlar, yaşlılar ve kronik hastalığı olanlar göçlerden en
fazla etkilenen nüfus kesimini oluşturuyor.
"Türk
Tabipleri Birliği'nin geçmiş yayınlarını taradım. Öne çıkan
çok çarpıcı iki tane örnek var. Göç beraberinde yoksul
bırakılmış nüfus kesiminin ve zaten zayıf olan sağlık
hizmetlerinin bir araya gelişleri sonucunda yakın tarihimizde şu
vakaların görülmesine yol açmıştır:
1996'da
Güneydoğu'da kitlesel göç döngüsünün etkisiyle bütün
Türkiye'deki sıtma vakalarının yüzde 73'ü Diyarbakır'da
görülmüştür. Bu asla tesadüf olamaz, biz bunu tesadüf olarak
görmüyoruz. Aynı şekilde Diyarbakır'da 1990'da görülen kolera
vaka sayısı 1994'te üç katına çıkıyorsa biz bunu tesadüf
olarak görmüyoruz.1990'larda Lice Devlet Hastanesi'nin uzun süre
kapatıldığını görüyoruz. Sağlık hizmetlerinin sunumunun
engellendiğini görüyoruz."
"Bulaşıcı
hastalıkların yanı sıra yetersiz beslenmeden uygun olmayan
barınma koşullarına, temiz içme suyunun temin edilememesine,
kanalizasyon sistemiyle ilgili sorunlara kadar hayata dair her şeyi
sağlık penceresinden değerlendiriyoruz."
Göç nedenli sağlık sorunlarının hepsi önlenebilirken bakın
biz nelerle uğraşıyoruz?
Gönüllü
hekim havuzunun oluşturulması
"Kızılay
ve Sağlık Bakanlığı ile sürekli iletişim halindeyiz. İş
birliği yapmamız gerektiğini söylüyoruz. Kitlesel göçü ne
bizim ne de devletin tek başına sırtlayabileceğini düşünmüyoruz.
Her iletişimimizde yardıma hazır olduğumuzu dile getiriyoruz.
Sonuçla ilgili sunabileceğim olumlu bir tablo ne yazık ki yok.
Örgütsel gücümüzü bu konuya aktarmış durumdayız. Gönüllü
hekim havuzu oluşturduk. Bize geçici görevlendirme sağlamaları
için bu listeyi bakanlığa sunduk. Arkadaşlarımızın bir kaç
gün bölgede kalmasıyla göç dalgasını sırtlayamayız. Bir ay
ya da iki ay geçici görevlendirme verilsin ki görevlendirmeler
sistematize edilsin. Hala bu konuyla ilgili olumlu bir sonuç
sunamıyoruz."
Dr.
Hande Arpat, birincil basamak hizmetlerinin (aşı ve gebelik gibi),
psiko-sosyal sağlık hizmetlerin merkezi örgütlenmesi gerektiğini
ifade etti.
Türkiye
İnsan Hakları Vakfı'ndan psikiyatri uzmanı Sezai Berber, mülteci
ve sığınmacıların psiko sosyal durumlarına ilişkin bilgi
verdi.
Temel
ihtiyaçlar, sonrasında psikolojik destek
"İnsanların
temel ihtiyacını gidermeden, güvenlik sorununu çözmeden, tuvalet
sorununu çözmeden ve elini yüzünü yıkayabileceği yer bulmadan,
bu kişilere psikolojik destek verilemez. Önce temel ihtiyaçları
konusundaki problemler çözülmelidir. Travma ve işkenceyle ilgili
en önemli tanı post-travmatik stres bozukluğudur, ama bizim
ülkemizde travma sürekli devam ediyor ve 'post' aşamasına
geçemiyoruz. Temel ihtiyaçlar karşılanmadan psikolojiye havale
etmek baştan savma bir yöntemdir."
Travmanın
etkisi yüz yıllar sürecek.
"Kobane'den
göçmek zorunda kalan kişilerle, çocuklarıyla ve torunlarıyla
travmanın çalışılması gerekmektedir. Bu insanları göçe
zorladılar, yerinden ettiler. Bazıları tecavüze uğradı bazıları
çatışmanın ortasında kaldı. Bu insanların kendileri, çocukları
ve torunları bunun etkisini belki yüz yıl sonra yine
konuşacaklar."
Psikiyatri
uzmanı Sezai Berber, ikinci bir travmaya yol açması nedeniyle
sığınmacılara tutulamayacak vaatlerin verilmemesi gerektiğini
belirtti. Sayın Berber, psikolojik anlamda özel projelerin
geliştirilmesi, özellikle kadınlara ve çocuklara projelerde
öncelik verilmesi gerektiğini belirtti.
Sağlık
ve Sosyal Hizmet Emekçileri Sendikasından Arzu Türkmen, kadın
mülteci ve sığınmacıların sağlık hakkı ve acil ihtiyaçları
hakkında konuştu.
(Arzu
Türkmen yaklaşık yirmi beş gündür Suruç'ta gönüllü sağlık
çalışmalarını yürüttü ve panelden sonra Suruç'a geri dönerek
çalışmalarına devam edeceğini açıkladı.Konuşmasında
özellikle Suruç'ta yaşananlardan bahsederek gözlemlerini bizlere
aktardı.)
Sağlıklı
Barınma Koşulları Problemi
"Suruç'a
gelen Kobane halkının çoğu kadın ve çocuktur. Sığınma en
büyük problemlerden birisidir. Suruç Belediyesi küçük bir
belediye ve 50.000'den fazla Kobaneli var. Bir takım şeyler
yapılmasına rağmen Suruç Belediyesi pek çok konuda yalnız
bırakılmış. Göç İdaresi'nin, AFAD'ın ve Birlemiş Milletlerin
doğru düzgün hiç bir çalışması yok. Çadır alanlarında
yaşanan kanalizasyon problemi gibi sorunları yasa Büyük Şehir
Belediyesine bırakmış. Bu yüzden Suruç Belediyesi bu soruna
müdahale edemiyor. İlk gittiğim günlerde dışarıda yaşayan
birçok insan vardı. Şimdi yeni çadır kentlerin yapılmasıyla
sokakta kalan kimse kalmadı, ama inşaatlarda, evlerin ambarlarında,
camilerde ve taziye evlerinde hala çadır bekleyen birçok insan
var."
Sağlık
hizmetlerindeki sıkıntılar
"
Çoğu kadın çocuklarıyla birlikte yalnız yaşıyor ve birçoğu
da gebedir. Böyle olmasına rağmen birincil basamak sağlık
hizmetleriyle ilgili hiç bir şey yok. O çocukların izlemi,
gebelerin izlemi, aşıların yapılması gibi bir sürü sıkıntı
var. Özellikle çadır kentlerde gönüllü poliklinik hizmeti
yürütüyoruz. Beş tane suçiçeği vakası takip ettik, salgına
da dönüşebilir. İshal vakalarının salgın düzeyinde olduğunu
tespit ettik. Kendi baktığımız hastalara gönüllülerden gelen
ilaçlarla tedavi edebiliyoruz. AFAD kaydı olduğu zaman
hastanelerde muayene olabiliyorlar, fakat üç-beş gün önceye
kadar eczanelerden ilaç alamıyorlardı. Bu sorunun çözülmesini
sağladık. Suruç'ta diğer hiç bir yerde olmayan garip bir
uygulama var. AFAD kaydı olsa bile aile hekimine gidemiyor.
Mardin'de, Batman'da ve İzmir'de böyle değil, ama Suruç'ta aile
hekimleri hiç bir Kobaneli'ye bakamıyor."
Arzu
Türkmen, birincil basamağın sorumluluklarından olan korunma
yöntemlerine kadınların ulaşamadığını ve sonucunda istenmeyen
gebeliklerin meydana geldiğini belirtti.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder